BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Sohbetten seyahate

Sohbetten seyahate

Hindistan Büyükelçisi Sayın Aloke Sen ile İstanbul Başkonsolosu Bayan Reena Pandey ile göreve başladığım günlerde tanışmıştık. O ilk görüşmemizde Sayın Büyükelçi Hindistan’ı görüp görmediğimi sormuş, ben de 20 yıl önce Delhi- Agra ekseninde 4 gün bulunduğumu söylemiştim. Zihnimde Hindistan’la ilgili neler kaldığı sorulunca şöyle bir özet yapmıştım. “Hindistan’da çok çeşitli ırklar var, çok sayıda dini inanış var, çok değişik diller var, bütün bunlara rağmen demokrasi var. Ayrıca o dört günden hatırımda kalan tek tip, siyah Ambassador marka tonton yapılı arabalar var. En yenisini Cumhurbaşkanı, en külüstürünü kenar mahalle taksicileri kullanıyor. Ayrıca çok fakirlik var. Delhi sokaklarında açıkta yatan binlerle insan var ama bütün bunlara rağmen yüzlerinde hayattan çok fazla şikayetçi olmadıkları izlenimini veren kibar, sakin insanlar bunlar...” Sayın Büyükelçi “o dediklerinizin hepsi var. Demokrasimiz daha güçlü. Mesela şu andaki Cumhurbaşkanımız Müslüman’dır. Fakirlerimiz azalmakla birlikte yine var. Ama o siyah Ambassador otomobiller artık yok. Her çeşit otomobil markasını yollarda görmek mümkün. Arzu ederseniz davetlisiniz. Gidin ve 20 yıl sonraki Hindistan’ı bizzat görün” dedi. İşte o davete icabet etmek ancak geçtiğimiz günlerde mümkün oldu.



Dubai’den Delhi’ye Delhi Havaalanı’ndaki bıktıran kuyruğu saymazsak yolculuk keyifli geçiyor. Dışişleri Bakanlığı görevlisi Bay A. K. Saha beni karşılıyor, lüks bir jeeple alıp, İmprial Otel’e götürüyor. Bay Saha az yiyen, az konuşan ama çok edebli bir adam. Hindistan’ın güleryüzlü ve sakin insanlarını temsil ediyor. Seyahat programını yine Delhi merkezli düşünüyorum. İlk eksen kuzeye Pencap eyaletine doğru oldu. Burada Sihlerin Altın Tapınağı’nın olduğu Amritsar ve Müslümanların göz bebeği İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin yaşadığı Serhend-i Şerif’e doğru uzanıyorum. Tercihim karayolu, zira bir ülkeyi tanımak istiyorsanız bazı riskleri de gözönüne alıp yollara düşmelisiniz. Eğer havaalanı-otel- konferans salonu arasında kalırsanız o ülke hakkında fikir sahibi olamazsınız. Diğer eksen güneydoğuya Hindistan’ın sembolü Taç Mahal’in bulunduğu Agra şehrine uzanıyor. Son olarak da güneybatıya değişik bir kültürel yapıya sahip olan Racastan geliyor.İşte bu ilgi çekici seyahatten sizler için derlediklerimiz. Umarım ilginizi çeker. Sihlerin yurdunda Amritsar’da bizi hoşça karşılıyorlar. Bence hiç gerek yok ama birinci sınıf koruma yapıyorlar. Uzun namlulu silahlı polislerin yer aldığı bir eskort sürekli yol açıyor. Sabah kalkınca dört askerin odamın kapısında sabahladığını anlıyor, hem şaşırıyor, hem de mahçup oluyorum. Pencap henüz tam durulmamış olmalı. Gün ülkeye yakışan buğulu bir gizemle doğuyor ama hava tez aydınlanıyor. Hatta iliğimizi kemiğimizi ısıtmaya başlıyor. Yollarda ilk ilgimi çeken bisiklet orduları oluyor. İki tekerleklisi, üç tekerleklisi, sepetlisi, koltuklusu, itmelisi, çekmelisi... Bisikletle yük taşıyanlar çok çalışırlarsa günde 200 rupi kazanabiliyorlar bir dolar 55 rupi. Üç dört dolarla da çorba kaynıyor. Ortalıkta o kadar çok bisiklet var ki sanki “bisikletistan” diyesim geliyor. Hoş, zaman zaman da filimistan, çiçekistan, inekistan, baharatistan kelimeleri de dilime takılmıyor değil hani. Zaten Hindistan’ın eski adının “Bharat” olduğunu öğreniyorum. İstanbul ne ki? Trafik öyle yoğun ki eskordun nerden icabettiğini anlar gibi oluyorum. Polis aracı sürekli siren çalıp yol açıyor, biz tampon tampona gidiyor, onun açtığı boşluğa dalıyoruz. Sayın Büyükelçi haklı, araçlar çok çeşitlenmiş ve renklenmiş. Buna rağmen milli markalar mesela TATA’lar karayollarında hakimiyetini ilan etmişler. Pencap ovası dalgasız deniz kadar düz. Yemyeşil pirinç, buğday tarlaları ve sarı çiçekli ıspanak bahçeleri önümüzde uzanıyor. Bay Saha hem bu ovayı hem de tarihi eserlerle dolu Serhend şehrini görmek için ekibi hazırlıyor. Burada dünyanın tanıdığı büyük alim İmam-ı Rabbani Hazretleri yatıyor. Haritaya bakarsanız yol iki saat bile sürmemeli ama Hindistan şartlarında hesaplar ikiyle üçle çarpılıyor. Bu sefer de öyle oluyor 5 koca saat asfaltta eriyor. Yorgunluk çekilmez olunca diğerlerinden farklı görünen bir lokantada (Pencabi Restaurant) mola veriyoruz. Ekibimiz adını bilmediğim yemekleri iştahla yiyor bizim muska böreklerine benzeyen ıslak yufkaları peşpeşe yutuyorlar. Lezzetini merak ediyor ama sürpriz yaşamak istemiyorum. Bir ağalık yapayım diyorum tatlısı tuzlusu tüm ekibin masrafı 200 rupi tutmuyor (4 dolar). Pencap “penç ab”dan geliyor yani “5 su” demek oluyor. Bu nehirlerden üçü Pakistan’da, ikisi Hindistan’da akıyor. Karayolları dar ve bozuk değil ama çok kalabalık. Ülkede demiryolu ağı da çok güçlü ve nehirler üzerinde mükemmel köprüler görünüyor. Söyledim mi bilmem, bakın şimdi de “trenistan” kelimesi dilime takılıyor. Hindistan’da çok zenginler ve iyice fakirler içiçe yaşıyor. Parmak ısırtan malikanelerin yanında evsizler geceliyor. Serhend’e doğru Görünüşe göre Hindistan’da herkes inancında serbest ve kimse baskı görmüyor. İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin dergâhı büyücek bir arazi üzerine yayılıyor. Dış avluda sıralanan odalara bakılırsa buranın güçlü bir eğitim yuvası olduğu hissediliyor. Buraya sadece Müslümanlar değil, Hindu ve Sihler de geliyor. Bizi orada Halife Yahya Muhammed Müceddidî karşılıyor. Kırk yıllık dost gibi koluma giriyor, önüme tepsiyi koyarken “itiraz istemem” diyor. Sinide nefis bir pilav, omlet ve tadını unutamayacağım bir ekmek bulunuyor. Üstüne çaylar, kahveler geliyor. Sonra önüme düşüp külliyeyi gezdiriyor. Yahya Amca Türkiye’yi çok merak ettiğini ve mutlaka İstanbul’a geleceğini söylüyor. İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin türbesine girerken heyecanlanıyorum. Büyük velinin ayak ucuna oturuyoruz. O okuyor ben “amin” diyorum, o okuyor ben “amin” diyorum. Aynı arazi içinde Altın Silsile’den Muhammed Masum ve Seyfeddin-i Farukî Hazretleri’nin de kabirleri var. Söz konusu alanda büyük ağaçlar, palmiyeler ve tropikal çiçekler görünüyor. Biliyor musunuz Silsile-i aliye denilen kutlu yolun büyükleri hep sadelikten yana. Türbeler güçlü bir mimarinin izlerini taşısalar da renkli ve süslü değiller. Kabirlerin üzerinde yeşil bir örtü örtülüyor ve kucak kucak gül yaprağı atılıyor, o kadar... Çıkıyorum arkada kara bulutlar, önde gri beyaz binalar... Külliye akşam güneşi ile öyle bir pembeleşiyor ki foto muhabiri olasım geliyor. Ustalara “vay be” dedirtecek bir manzara çıkıyor. Harita üzerinde “şurası canım” dediğimiz yerden dönerken karanlık çöküyor. Amitsar’a gece yarısı giriyoruz. Altın Tapınak ustaca aydınlatılmış, kubbenin sarısı sulara yansıyor. Bu ünlü Sih tapınağını da anlatayım ama yarına. Tekerleği en iyi kullanan millet Klasik Hint resimlerinden hatırlayın, sağda solda oturan insanlar görürsünüz. Oturur ve boş boş bakınırlar. Herkes, hatta Buda heykelleri bile oturur. İşte Ghandi bunu bildiği için İngilizlere karşı “oturma eylemi” yaptırıyor. Hintli oturdu mu ne silaha ne dipçiğe aldırıyor. Milyonlar meydanlara çöküyor. Britanya’nın sarı çocukları bu eylemle şaşkına dönüyor. Ama son yıllarda ne oluyorsa oluyor, millet topyekun ayağa kalkıyor. Fırçasını kapan tabela yazıyor. Habire ticarethane, peşpeşe imalathane açıyor ve biteviye şantiye kuruyorlar. Bak söylemedi demeyin Hindistan çok güçlü geliyor. Eğer beş on sene sonra dünyanın en güçlü dört beş devletinden biri olursa şaşmayın. “Nerede hareket orada bereket” derler ya Hintliler kıpırdamış bir kere. 1 milyar 200 milyon nüfusun milli gelirini fert başına 2 bin dolara ulaştırabilmek az şey değil. Sonra verimlilik çok yüksek, adam iki tekerlek uydurdu mu tonla demir, torba torba çimento taşıyor. Dar imkânlarla büyük işler çıkarıyorlar. Yollar kamyondan geçilmiyor, sokak aralarından motosikletler, baby taksiler (üç tekerlekli triportörler) yağıyor. At arabaları, eşek arabaları, deve arabaları, manda arabaları ve pedallı arabalar yumak olup birbirlerine giriyor. Hemen hemen bütün arabaların ardında “Horn pleace” (lütfen korna çalınız) yazıyor ve muhatapları gereğini yapıyor. Yollar gece gündüz dolu, ortalık zil, çan, klakson sesinden geçilmiyor. Hadi biz İstanbulluyuz kenarından köşesinden alışığız. Acaba batılılar ne düşünürler bu konuda. Avrupalılar sırf vesvese, adamlar. Hindistan’a gitmeden üç ay evvel hazırlığa başlıyor ne kadar hastalık biliyorlarsa alayının aşısını oluyorlar. Ben mi? Elbette aşı maşı olmuyor, “bize bişey olmazcı” kesiliyorum. Ama ne yalan söyliyeyim çarşıdan pazardan hele hele seyyarlardan bir şeyler alıp yeme cesaretini de gösteremiyorum.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT