BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Doğunun IŞIĞI LALE

Doğunun IŞIĞI LALE

Bir devre ismini veren, Kazakistan'dan Anadolu'ya, buradan da Hollanda'ya uzanan lâlenin bin yıllık öyküsü belgesel oldu. Belgesel, tarihimizde derin izler bırakan ve geleneksel sanatımızın çeşitli örneklerinde karşımıza çıkan lâle hakkındaki ilk önemli çalışma...



Lâle, hiçbir çiçekte olmadığı kadar insanları etkisi altına almış, neredeyse kendisinden de renkli bir öykünün baş kahramanı olmuştu. Peki insanları hastalık derecesinde kendisine tutkun eden lâlenin merak uyandıran renkli öyküsü nasıl başlamış, nasıl gelişmiş ve nasıl sonlanmıştı? Asıl yurdu Orta Asya olan lâlelerin güzelliğini Romalı ve Bizanslılar fark edememişti. Selçuklular ise bahçelerinde lâle yetiştirmişti. Ancak bu çiçeğin şaşkınlık veren serüveni Osmanlılarla başlamış, "tulipmania" diye adlandırılan lâle hastalığı 16. yüzyılda İstanbul'da yayılıp, oradan da Avrupa'ya kadar sıçramıştı. Tabii ki bunda Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük payı vardı. Muhteşem Süleyman döneminde küçük ve kısa boylu, yaprakları çok da muntazam olmayan yabani lâle türlerinden seçme ve melezleşme yoluyla, çiçeği badem biçiminde, yaprakları hançer şeklinde, uçları tığ gibi ince ve sivri, İstanbul'a özgü lâle çeşitleri yetiştirilmiş, bilmeden de olsa ‘lâle çılgınlığı’ böylece başlatılmıştı. Öyle boyutlara ulaşmıştı ki veziri, sadrazamı lâlelerle ilmî olarak ilgileniyor, nadide bir lâle soğanına servet ödendiğini bilenler ise, yeni bir çeşit bulmanın hayaliyle bahçelerinde gizli gizli deneyler yapıyordu. Çeşit çeşit lâleler Ardı ardına yeni lâle çeşitleri çıkmış, bunlara da görüntülerinin güzelliğine yakışır, pırıltılı adlar takılmıştı. Kimileri lâleye "gönül yakan" adını vermeyi uygun görmüş, kimisi şans getireceğine inanarak "talih yıldızı" demiş, bazıları da hissettiklerine tercüman olması için, "sevinç ışığı" adını vermişti çiçeğine... Osmanlı Devleti zamanında lâlenin önemini açıklamak için Sultan III. Ahmet devrinde yaşanan Lâle Devri'ni hatırlamak yeterli aslında. Osmanlılarda lâle, 15. yüzyıldan beri rağbet görmüş, fakat hiçbir dönemde III. Ahmet devrinde olduğu kadar önem kazanmamıştı. Kaynaklar 16. yüzyılda sadece İstanbul'da, birbirinden güzel 2 bine yakın lâle çeşidinin yetiştirildiğini yazar. Lale sadece yetiştirilmekle kalmamış, mimariden edebiyata, çiniden kumaşa kadar birçok ürün de lale desenleriyle bezenmiş. Lale bahçeleri anlamına gelen "Lalezarlar", saray ve konakların en itinalı ve en gözde yerleri olurken, lale için yazılan şiir ve nesirler "Lalename" denilen risalelerde toplanmış. Mistik bir misyon da yüklenen lale, Allahü Teâlâ'nın birliğini simgeleyen bir çiçek olarak algılanmış. İstanbul'da Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin lalesine 'nur-ı adn' (adn cennetinin nuru) adı verilirken, onu lalelerin koruyucusu olarak kazasker ve kadılar takip etmiş. Bir lâle bin servet Şehirde 239 çeşit lale türü görülebiliyormuş. İnsanlar, yeni doğmuş bebeklerin kulağına lale isimleri fısıldıyorlarmış, güzel olsunlar diye: Şua-ı Yakut (kırmızı), Nur-ı Sefid (beyaz), Ruy-ı Mahbub (ela), Subh-ı Bahar (beyaz), Goncaperver, Navek-i Gülşen... Lale soğanları cariyelerle takas edilecek kadar değerliymiş. Lale fiyatları öyle artıyormuş ki, bir dönem Sultan III. Ahmet, makul fiyatlar konulmasını emrediyormuş. Bu dönemde sırf lâle tür ve çeşitleri ile uğraşması, yeni çeşitlerin elde edilmesini sağlaması ve mevcut olanların adlandırılması için, Encümen-i Daniş adında bir araştırma meclisi kurulmuş. Lâle-i Duhteri adını verdikleri İran'dan getirilmiş lâle çeşitlerinin bir tek soğanı, 1000 altın değerindeymiş. Bu tutku sadece Osmanlı'da değil Avrupa'yı da sarmış o dönem. Avrupa yolculuğu Lâlenin Avrupa'ya ilk yolculuğu Viyana'ya olmuş, oradan Hollanda'ya, ardından da Kanada'nın başkenti Ottowa'ya kadar sürmüştü. Artık revaçta olan iki renkli lâleler genellikle ya sarı kırmızı ya da beyaz kırmızı oluyordu. Daha beğenilenler arasında üç renkliler, dört renkliler ve hatta daha fazla rengi olanlar bile vardı. Hollanda'da seçkin bir lale, Amsterdam'da lüks bir ev satın alabilecek paralarla el değiştirmiş. Laleler yüzyıllar boyu insanlar tarafından büyük ilgi görüp, statü sembolü olmuş adeta. Hatta kişilerin değeri ve toplumdaki yeri bahçelerinde bulunan lâlelerin türüne ve miktarına göre belirlenir olmuş. Bu tutku Fransa'ya da çok geçmeden bulaşmış. Tüccarlar arasında ticarete dönüşen lale, 1634- 1637 yılları arasında adına "Lale çılgınlığı" veya "Lalemania" denilen ticareti de kapsayan döneminde de en üst noktasına ulaşmış. Lale Borsası 1637'de çöktüğünde bir gecede eski zenginlerden yeni fakirler oluşmuş. Lâlenin öyküsü İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.'nin desteği ile çekilen, lale kültürünü konu alan "Lale: Doğunun Işığı" isimli belgesel tarihimizde derin izler bırakan ve üstelik bir devre ismini veren bu nadide çiçeğin serüvenini konu alıyor. Hollanda'nın 1. kanalında yayınlanan belgeselinin senaryosu Prof.Dr. İlber Ortaylı, Prof.Dr. Turhan Baytop, Çelik Gülersoy, Beşir Ayvazoğlu başta olmak üzere bir çok tarihçi, bilimadamı ve sanatçının danışmanlığında hazırlanmış. Çekimlerine Nisan 2001 tarihinde başlanan belgesel, İstanbul, Konya, Van, Hakkari, Muş, Kazakistan, Hollanda'nın Amsterdam, Rotterdam, Den Haag, Leeuwarden kentleri ve Londra başta olmak üzere 4 ülkede 5 ay sürmüş. Konu ile ilgili ön araştırmaların değişik müze ve kütüphanelerde 2 ay sürdüğü belgeselin yönetmeni ise Hikmet Yaşar Yenigün.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT