BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Unutulmuş Günler

Unutulmuş Günler

Ertesi günü istasyondaydılar, ilçeye döneceklerdi. İstasyondaki büyük bina hep hüzünlendirmişti onu... Yolcuların kimi bekleme salonlarında oturuyor, kimileri peronların önünde ellerinde valizler, yanlarında aileleri ile birlikte dikiliyorlardı..



Beş gün kalmışlardı Eskişehir’de ve bu beş gün içinde bir kere ailecek Köprübaşı’na gitmişlerdi. Adalar’da, nehire, panayıra, kayıklara, dondurma yiyen çocuklara, sarmaş dolaş sevgililere bakmış durmuştu. 2 Eylül caddesinden yürüyerek Yediler parkına gelmişler, restoranda yemek yemişlerdi. Parktaki kalabalık insanlar, yeşillik, çocuk parkı, çocukların cıvıl cıvıl sesleri, iki-üç kanalda akan nehir, tahta köprüler, nehirdeki lüle taşından yapılma hayvan heykelleri, sekizer-onar katlı görkemli apartmanlar, caddenin uğultusu, trafik karmaşası, taşıtlar, belediye otobüsleri yormuştu Behiye’yi. İçinde bir sıkıntı vardı, hüzün doluydu. Oh dese dünya buğulanacaktı sanki. Hızlı bir hayat, hareketlilik etrafında koştururken, o durağandı, zevk almıyordu hiçbir şeyden. Ertesi günü istasyondaydılar, ilçeye döneceklerdi. İstasyondaki büyük sarı bina her zaman hüzünlendirmişti nedense. Yolcuların kimi bekleme salonlarında oturuyor, kimileri peronların önünde ellerinde valizler, çantalar, yanlarında aileleri ile birlikte dikiliyorlardı. Çocuklar koşuşturup duruyordu. Hava bungundu, güneş yakıyordu ve terletmişti herkesi. Ankara’dan gelen İzmir ekspresi yarım saat rötar yaptıktan sonra birinci perona yanaşabilmişti nihayet. Herkes hücum ederek binmişti trene. El sallamalar, vedalaşmalar sırasında tren hareket ettiğinde Behiye, Asuman’ın yanında pencereden dışarıya bakıyordu. Niçin mutlu değildi, mutlu olmasını bilemiyordu. Oysa herkes hayatından memnundu. O hücuma rağmen tren fazla kalabalık değildi, Eskişehir’de çok yolcu inmişti demek. Arada boş koltuklar vardı. Pencereyi açmıştı Behiye; etrafta, tarlalar, bahçeler, araziler, yeşillik gözalıcıydı, gökyüzünün maviliği güzeldi. Dağları ve daha öteleri bir süre seyretti. Uyumak istiyordu, içbenliğini yiyip bitiren rahatsızlıkları unutmak, boşluklarda kaybolmak, geçmişi unutmak... Hayri aklındaydı. Sakar halleri, nişanları, ezik tavırları, beraberlikleri, konuşmaları, onu azarlaması, gözyaşları dökmesi gözlerinin önünde canlanıyordu. Ona karşı hep acımak hissi duymuştu, şimdi kendisine acıyordu. Onu sevebilirdi oysa, onun aciz ve sakar halleri kendisinin dengesizliğinden kaynaklanıyordu, onu rakip görmüş ve ezmek istemişti. Niye aramamıştı sonra, niye özür dilememişti?.. Kütahya’da yanlarındaki koltuğa bir genç oturmuştu. Şık giyimli, otuz yaşlarında birisiydi. Yeni tıraş olmuştu, saçları simsiyahtı, lâcivert takım elbise giymişti. Siyah boyalı ayakkabıları pırıl pırıldı. Behiye ona baktığında, o Esma ile oturan İlknur’a bakmaktaydı. Behiye içgüdüsel bir duyguyla adamın parmaklarına göz atmıştı. Bugünlerde erkeklerin parmaklarında yüzük olup olmadığına bakar olmuştu hep. Parmaklarında altın yüzük yoktu adamın. Behiye onun kim olduğunu merak ederek bakarken, adam sanki yüzünde böcek dolaşıyormuş gibi bir hisle birden Behiye’ye dönüvermişti. Ama Behiye telâşlanmamış, ona bakarken yakalanmak ürkütmemişti, soğukkanlı bir tavırla yüzünü pencereye çevirmişti. O esnada adam yerinden kalkmış, yeni tanıdığı Reşat Bey’e merhaba deyip elini öpmüştü. Adının Nuri olduğunu söylüyordu, Reşat Bey’in öğrencisiydi. > DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT