BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Unutulmuş Günler

Unutulmuş Günler

Herkes geçmişini unutuyordu. Ama geçmişin izleri etkisini sürdürecekti insan üzerinde. Günler, anılar unutulan olabilir miydi?.. Unutmuş görünüyordu herkes, anılarını, sahip oldukları bir takım değerlerini. Aşklarını unutmuşlardı, davalarını unutmuşlardı...



Düşünülmeyen bir süreçten düşünülen bir döneme geçiş yaşanıyordu ülkede. Düşünmemişlerdi hiç, eylemler, öfkeler hâkimdi; düşünenlerse önemsenmemişti. Hem düşünmeye kalkışıldığında müthiş burgaçlarda kayboluyordu insan ve bu acı vermişti. Şimdi herkes düşünmeye başlamıştı, az veya çok bu süreç yaşanıyordu, bireysel hesaplaşmalar benliğimizdeydi ve bu acı veriyordu. Cihat, “boğulduğumu hissediyorum” demişti. “Ben de boğuluyorum” demişti Celal. Ne kadar ortak yönleri vardı Cihat’la. Şehrin merkezinde yeni yapılan Egemenlik parkında, orta yerdeki geniş daire biçimindeki çayhanenin o bembeyaz masalarında otururken. Güneş yüzüne vuruyordu burada. Herkes buralara geliyordu. Oğlunu, kızını alan buralara atıyordu kendini ve Celal ile Cihat boğulduklarını söylüyorlardı. Anlaşılan şu çözümsüzlük denizinde yüzmekten kurtulamayacaklardı. Havuz kenarındaki salkım söğütler güneş ışıklarını örtüyordu. Havuzun içinde ince sütunlarla yükselen altıgen havuzcukların fıskiyelerinden sular akmıyordu. Sadece havuzdaki durgun su, pislikler, yapraklar, çöpler görünüyordu. Havuzun etrafında dolaşan kadınlardan bazıları, başlarını örterek türbeye giriyorlardı. Mülayim Dede’ye dua edeceklerdi. Herkes geçmişini unutuyordu. Ama geçmişin izleri etkisini sürdürecekti insan üzerinde. Günler, anılar unutulan olabilir miydi?.. Unutmuş görünüyordu herkes, geçmişlerini, anılarını, sahip oldukları bir takım değerlerini. Aşklarını unutmuşlardı, davalarını unutmuşlardı. Herkes bugünü yaşıyordu. Ama yine de yaşanan an ile duygulanımlar farklı diye düşünüyordu Celal. Gerçeklerin arasında hayali arıyor, günlük hayatın akışına kapılmışken kendimize göre bir rüyada yaşıyorduk. Havuzun suları ışıltılıydı, güneş ışıkları çam ağaçların arasından sızarak vuruyordu. Yaprakların gölgesi suda kıpır kıpırdı. Işık oyunları, pembeli altınsı yansılar harikûlâdeydi. Türbe, ilçenin evleri, tavanlar, karşıdaki tepeler ve mavi gökyüzü düşlere sürükleyen bir resim gibiydi. Konuşmak düşünmekten daha yorucuydu. Artık neyi konuşacaklardı?.. Piknik bahçesi önünde aileler için ayrılan bölüm vardı. Turuncu renk bezlerle örtülmüştü tepesi. Birkaç aile gelmiş, garsondan çay istemişlerdi. Aşağıya doğru meyilli olan piknik bahçesinden biriyle konuşuyordu bir kadın. Cihat için özel bir anlamı vardı o bahçenin. Begüm aklına geliyordu. Yemyeşildi bahçe, sık ağaçlıktı. Rüzgârların şarkısını işitiyordunuz oturduğunuzda. Etrafını, kenarları kırmızı beyazlı taşlarla çevrili taşlıklı bir yol çevreliyordu. Dallarla, yapraklarla bezenen yol, kartpostallarda görünen, etrafında ağaçlar ve yerlerde sararmış yapraklar bulunan, bir genç kızla bir erkeğin başbaşa yürüdüğü romantik tablolara benziyordu. Mülayim Tepe’nin girişinden sonra çocuk parkının yanından başlayan bu rüya yolu, tepeyi böyle dolanıyor, yine öbür taraftan dış kapıya ulaşıyordu. Özellikle akşamları loş renkteki lâmbaların, flüoresan ışıkların yanması yolu daha da romantikleştiriyordu. Erdoğan, aşağıdan buraya çıkan merdivenlere bakıp gülmüştü. Üzeri bağlarla kaplı, etrafı çam ve bodur ağaçÇıklarla, güllerle, çiçeklerle çevrili beton merdivenli yol ikiye ayrılıyor, biri buraya diğeri türbenin öbür tarafına gidiyordu. > DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT