BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Güneş; dört bir yanı ışığa boğuyordu...

Güneş; dört bir yanı ışığa boğuyordu...

Cihat sırtını türbeye dayamış, bacaklarını taşın üzerine uzatmıştı. Güneş yüzüne vuruyordu. Ama gözlerini kamaştırmıyordu güneş... Yakmayan, kamaştırmayan, tatlı ve insana garip bir uyuşukluk veren bir güneşti bu saatin güneşleri.



Güzel bir haziran akşamı başlıyordu. Akın akın gelenler vardı Mülayim Tepe’ye. Böyle havalarda Ada ve Egemenlik parkı daha da kalabalıklaşıyordu. Vakti olanlar hiçbir şeye aldırmaksızın yeyip içip geziyorlardı. Hayat kendi bildiğine sürüp gidiyordu işte... Cihat sırtını türbeye dayamış, bacaklarını taşın üzerine uzatmıştı. Güneş yüzüne vuruyordu. Ama gözlerini kamaştırmıyordu güneş... Yakmayan, kamaştırmayan, tatlı ve insana garip bir uyuşukluk veren bir güneşti bu saatin güneşleri. Hayır, pek bir şey değişmemişti. Sadece görmek istediği bir rüya, gerçekliğin karanlığında renksiz kalmıştı. Tek başına olmak, konuşmadan, başkalarına cevap verme zorunluluğu hissetmeden, kendisiyle başbaşa kalmak istemişti o kadar. Arkadaşlarının yanından bu yüzden ayrılmıştı. Yoksa yine hararetli tartışmalara girilirdi. O, şimdi yüzüne, gözlerine vuran güneşi, durgun havuzun yüzeyine vuran pembeli altınsı yansımaları, esen rüzgârı, saçlarının dalgalanışını, çocuk seslerini, kalabalığı dışarıdan izlemeyi, ağaçları, yeşilliği, gökyüzünü seviyordu. Çiçekler gözalıcıydı, çiçeklere vurgundu. Havuzun kenarından suya atlayıveren kurbağalar, taşın suya düşmesi gibi sesler çıkarıyorlardı. Tepsi gibi yuvarlak güneşe bakarken Celal’in kendisine el salladığını bir karaltı halinde farketti. Gideceklerdi, çağırıyorlardı. İsteksiz bir tavırla yerinden kalktı. Türbenin önündeki küçük köprüden geçerken havuzun yosun tutan kenarlarına baktı. Türbe ve köprü parmaklıklarla çevrilmişti ve köprünün kapısı süslü şekillerle donatılmıştı. Kapıdan çıktığında, aşağıya inen merdivenin başında arkadaşlarıyla kavuştu. Gözü kapıda kalmıştı. Kapının desenleri ilginçti. Oyma sanatının tüm incelikleri ve mahareti sergilenmişti. Parmaklıklar gibi beyaza boyanmıştı. İki yanından sarmaşıklar, fesleğenler yükseliyordu. Buradan cezaevi gibi görünen belediye binasına onca evin arasından seçip bakarak merdivenlerden aşağıya indiler. Hâlâ gelenler vardı. Kimileriyle çarpışmak zorunda kalıyorlardı. Aşağıda, çeşmenin ötesinde arabaların park edildiği yere yürüyorlardı şimdi. Çocuk bahçesinin karşısındaki çiçek serasının yüzlerce camından yüzlerce güneş dörtbir yanı ışığa boğuyordu. Arkasında kalan o büyük spor salonu görünmüyordu ışıktan. Anlaşmış gibi sessizdi dört arkadaş, sanki bir şeyi ürkütmekten çekiniyorlardı. Erdoğan’ın arabası hareket edip dış kapıya yönelirken Cihat son kez arkasına dönüp Mülayim Tepe’ye baktı. Bir akşam alacası kuşatıyordu her yanı. Bu an hepsini duygulandırırcasına akşamı haber veriyordu. Bu, içli bir andı. Hayat incelmişti sanki. Eski postahanenin önünden inip, Nato Yoluna çıkışlarını, sonra Ada’ya giden yola saptıklarını farketmemişlerdi. Sadece Celal, Ada yoluna dönerlerken burada görünen Bahçelievler’deki İlknurlar’ın evlerine bakmıştı. Kimisi arabayla, kimisi motosikletle, çoğu yaya, herkes Ada’ya hücum ediyordu. Köprüden geçip, Ada’nın bitişiğindeki şose yola girdiler. Az sonra gazinonun yanındaki meydanlığa gelmişlerdi. > DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT