BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Goncagül: "Keşke Avrupa’ya gitmeseydim"

Goncagül: "Keşke Avrupa’ya gitmeseydim"

Goncagül, “Avrupa ülkeleri birbirine geçişte vizeleri kaldırmışlar. Sınırları kaldırmışlar. Bir ülkeden diğerine sanki şehirden şehre geçiyorlarmış gibi geçiyorlar.



Öğrencilikten sunuculuğa Ben öğrencilik yıllarında, tiyatroya düşkündüm. O da babamdan kaynaklanıyordu. Babam iskele memuruydu. Meşhur İsmail Dümbüllü o yıllar, babamın bulunduğu iskeleden gider gelirmiş. İskeleye geldiğinde, vapur gelene kadar da babamla sohbet ederlermiş. Babam ondan duyduklarını gayet güzel bir şekilde dramatize ederek anlatırdı. O bize sirayet etmişti. Okulda iken ben de bu bildiklerimi arkadaşlarıma sunardım. Geceler yapardık. Bu özelliğimden dolayı hep temsillerde, tiyatrolarda beni öne sürerlerdi... Bir de baktım Devlet Tiyatrosu çocuk elemanı alıyordu. Kayıt için imtihana giderken “Acaba İmam Hatipli öğrenci olduğum anlaşılırsa beni kayıt ederler mi?” diye, öte yandan da, “Acaba okulda benim tiyatroya yöneldiğimi anlarlarsa, beni ayıplarlar mı?” diye hep ikilem içersinde kalmıştım. Hatta kayıt için form doldururken, İ. H. Okulu yazmıştım da, sekreter sormuştu: -Bu ne okulu? -İsmail Hakkı Ortaokulu. Diye gizlemiştim okulumu. Sonra altıyüz kişilik müracaattan ilk oniki arasına girdim. Üç sene Devlet Tiyatrosunun Çocuk Bölümünde oynadım. O zamandan beri 12 sene İngilizce öğretmenliği yaptım. O zaman da, yine durmazdım. Okulda tiyatro kulübü kurardım. Tek gelir yetmediği için, yine dışarıda sahne sunuculukları vs de yapardım. Sonraki yıllarda, zaman zaman gittiğimiz yerlerde şarkılar vs de söylerdik... Hatta izleyicilerin teşvikiyle bu çalışmalarımı bir kasette de toplamak durumunda kaldık. Kasetimi de Osmanlı’nın 700. Kuruluş yıldönümüne armağan ettim. Televizyon programcılığı Her toplum gelenekçidir aslında. Ekranda da kendi kültürünü istemektedir. Ben bunu en çok Avrupa turnelerinde gördüm. Bakıyorsunuz Avrupa’da, Batıya özel eğlence programları yapanlar, gurbetçiler tarafından pek izlenmiyor. Gurbetçi insanlar sanki kendi kimliklerini, gelecekteki çocuklarının durumunu korumak için hep kendi kültürümüze ağırlık veren kanalları izliyorlar. Dolayısıyla insanlar, eğlence de olsa, yarışma da olsa, kendini içinde bulabildiği programları istiyor. Diğer programları izliyor olsa bile aslında vicdanen pek de hazzetmiyor... Anadolu bir hazine Bir de programcıların bizim insanımızı bilmesi çok önemli. Ben İstanbul için “Kazan Kepçe” programını yaparken, baktım ki, doğma büyüme memleketim olan İstanbul’u bilmiyorum. Sonra Anadoluyla açıldım. Gördüm ki Anadolu’yu bilmiyoruz. Bu modern sihirli kutuyla ülkemizin kültürel varlığını ekrana getirsek diyorum. Biraz daha konuyu açarsak, mevcut televizyon kanallarımız zaman içerisinde birbirinin kopyası haline gelen kısır döngü şeklindeki programlardan başlarını kaldırıp da, şu bilinmeyen Anadolu’ya çevirseler kameralarını... O kadar zenginlik var ki, yıllar boyu bitiremezsiniz... Bizim bir İsviçre programımız oldu. Ben İsviçre’ye gitmeden önce Karadeniz’in Aydar yaylasını gördüm. Eğer Aydar yaylasını görmeseydim, kamuoyunun ya da Aydar’ı bilmeyenlerin dediği gibi, “Vay bee, İsviçre neymiş?” derdim. Ben onu demedim, “Buyurun bir Karadeniz’in Kaçkar dağlarını, Aydar’ını görün. Bir de İsviçre’nin Alp dağlarını görün. Hangisi güzel o zaman karar verin” dedim. Ne vardı arada? Aydar yaylası bakımsızdı, ilgisizdi. İsviçre ise, kendi güzelliğine eğilmiş ve onu turizme açık hale getirmişti. Alp Dağları’na on değişik tren yoluyla çıkıyordunuz. Aydar yaylasına da katırla, karakaçanla... Yoksa bizim ülkemiz çok çok daha güzel... Yeter ki ekranlar bu güzelliği gösterebilse... Şimdiki aklım olsaydı Türkiye’deki toplumsal istikrarsızlık fertlere de yansımış durumda. Şimdiki aklım olsaydı, bu sistemde yine tutarsız olurdum gibime geliyor. Türkiye’deki en büyük sorun Sağlık ve Eğitim bence. Bunu, gurbetteki vatandaşlarımız da böyle görüyorlar. Bu yüzden çoğu Türkiye’ye dönüş yapmayı ya geciktiriyor ya da dönmek istemiyor. Ben bu şartlarda bu iki konuda o kadar zorlanıyorum ki, anlatamam. Demek ki, ülkemizdeki sıkıntıların kişisel olarak aynısını yaşıyorum. Şimdiki aklım olsaydı, ekonomik yönden daha iyi şartlarda olmak için çaba sarf ederdim. Yani ekonomik bağımsızlığımı elde etmek isterdim. Samimi söylersek, şu an kendimi güvencesiz ve zayıf hissediyorum. Ekonomik sıkıntının insanı bu derece etkileyeceğini bilmiyordum. Hele de biz medyatik olduğumuz için bizden yardım isteyenlerin halini gördükçe daha da üzülüp kahroluyorum. Ben yardım edemediğim gibi, yardım edebilecek sosyal kurumların azlığını gördükçe çok daha kahroluyorum. Çok üzülüyorum En çok kahrolduğum şey, üç yıldır gurbetçilerle ilgili programlar için Avrupa’ya gidip geliyorum. Keşke Avrupa’ya gitmeseydim diyorum. Avrupa ülkeleri birbirine geçişte vizeleri kaldırmışlar. Sınırları kaldırmışlar. Bir ülkeden diğerine sanki şehirden şehre geçiyorlarmış gibi geçiyorlar. Ben ise kendi Kabe’me giderken vizelerden geçiyorum. Bu benim çok ağırıma gidiyor. Avrupa’da benim rehberlerim; “Hocam şu anda Fransa sınırından Lüksemburg’a geçtik” diyor. “Hani gümrük falan yok mu?” diyorum. Burada yok diyor. Sanki İstanbul’dan Adapazarı’na gidiyormuş gibi gidiyoruz. Köy yolları bile bakımlı asfaltlı. Orta Asya’daki Türk Devletlerinin tabii kaynağı doğalgaz ile Avrupa ülkeleri ısınırken, benim Konyam, Ağrım, Erzurum’um, Kayserim doğalgaza hasret... Bunlar insanı kahrediylor ve sanki, bizim ülkemiz kasten geri bırakılıyor hissini veriyor. Bu hal, hem onuruma dokunuyor, hem aşağılanır gibi zoruma gidiyor. Diyorum, acaba ülkemizden yetkililer Avrupa’ya gittiklerinde, hiç bunları görüp de hayıflanmıyorlar mı? Çok seviniyorum Yöneticiler kendi aralarında halen sen ben kavgası yapadururken, bizim insanımız artık çağı yakalamıştır. Rahmetli Özal’ın, “Bir elinde Kur’an, bir elinde bilgisayar” dediği gibi, bizim insanımız çağı yakalamak üzere. Bu beni çok mutlu ediyor. İnsan yalan söyler mi? Öğretmenlik yaptığım yıllardı. Bir gün sınıfta çocukların ödevlerini kontrol ediyordum. Ödevini yapmamış bir öğrenci boynunu büktü ve cevap verdi: -Öğretmenim, ödevimi yaptım ama evde unuttum. Yandakine geçtim. “Sen yaptın mı?” dedim. “Yapmadım.” dedi... “Bak” dedim, “yandaki arkadaşına sordum, evde unuttuğunu söyledi. Sen ne dersin?” -Öyle dediyse öyledir hocam. Ben tekrar ödev yapmayan çocuğa döndüm: -Yavrum, bak arkadaşın senin yalan söylemediğine şahitlik ediyor. Dolayısıyla sen ödevini yaptın ve evde bıraktın değil mi? Bunun üzerine çocuk, boynunu büktü ve “ Evet hocam” dedi. “Ben inanırım” dedim. “Onun için sana kırık not vermiyorum. Yaptığın ödevini yarın bekliyorum, tamam mı?” dedim. Ders bitti, öğretmenler odasına gittiğim. Bu çocuk demek ki vicdanının sesini dinledi. Rahatsız olmuştu. Oldukça mahçuptu: -Hocam ben sana yalan söyledim. -Olur mu hiç, insan yalan söyler mi? -Ben aslında ödevimi yapmamıştım. Ama beni mahçup etmedin. Yarın gerçekten ödevimi yapıp getireceğim. Çocuk, gerçekten ertesi gün ödevini yapmış olarak geldi. Bir daha da asla ödev yapmadan sınıfa gelmedi. Anladım ki, çocuk da olsa, insanlar mahçup edilmek yerine hoş karşılanınca, daha gayretkeş oluyorlar.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 99503
    % -0.33
  • 5.6393
    % -1.83
  • 6.3819
    % -1.56
  • 7.4307
    % -2.03
  • 239.303
    % -1.66
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT