BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İz bırakanlar / Macar Germanus’tan bizim Abdülkerim’e... / İrfan Özfatura

İz bırakanlar / Macar Germanus’tan bizim Abdülkerim’e... / İrfan Özfatura

Germanus rüyasında Efendimizi (Sallallahü aleyhi ve sellem) görür. Resulullah’ın üzerinde sade ama değerli bir elbise vardır ve ortalıkta nefis bir koku dolanır. O çok güzel, pek sevimli ve anlatılamayacak kadar kibardır. Bir an Müslüman olmadığına çok üzülür, başını önüne eğer, gözlerini kaçırır...



Bir lisan dehası olan Türkolog Germanus Arapça’dan büyük keyf alır ve bu haz onu Kuran-ı kerime yaklaştırır. Kendi ifadesi ile ruhu çatlak bir toprak gibidir ve hakikate olan hasreti her geçen gün artmaktadır. Susuzluğunu dindirecek muhteşem kaynağın yanıbaşında durduğunu bilir ama ruhunu kandıracağı günlere vakit vardır. O yıl Budapeşte Üniversitesi, “Hind Dillerinde Türkçenin etkisini incelesin” diye onu Delhi’ye yollar. Germanus yola çıkmadan evvel Hindistan hakkında bilgi toplar. Bütün seyyahlar aynı noktada birleşir, “bir şey yiyeceksen Müslümanlardan ye, bir yerde kalacaksan Müslümanlarla kal” diye fısıldarlar. O gece... O yıllarda Hindistan fakir ve bakımsız bir ülkedir ve şehirlere ağır bir koku hakimdir. Pislik diz boyudur, kolera ve dizanteri vakayı adiyedendir. Ortalıkta sadece inekler değil, domuzlar, maymunlar ve fareler de serbestçe dolanırlar. Çöpçüler geceden ölen bimekanları bacaklarından sürükleyip kamyonlara yükler, götürüp ateşe atarlar. Germanus, bu ülke hakkında o kadar çok şey dinlemiştir ki hiçbirine şaşırmaz. Aşçı, berber derken Müslüman esnafla tanışır. Tanışmaktan öte bu samimi, güleryüzlü, kara gözlü, inci dişli insanlara yürekten bağlanır. Aralarında anlatılması zor bir dostluk peydahlanır. Evet Hindistan renkler ülkesidir ve bu tayftan Müslümanlara düşen beyazdır. Onlar esmer tenlerinin aksine beyaz giyinirler ve tertemizdirler. Germanus Delhi’de geçirdiği gecelerden birinde rüyasında Efendimizi (Sallallahü aleyhi ve sellem) görür. Resulullah’ın üzerinde sade ama değerli bir elbise vardır ve ortalığı nefis bir koku sarmıştır. O çok güzel, pek sevimli ve anlatılamayacak kadar kibardır. O an Müslüman olmadığına çok üzülür, başını utançla eğer, gözlerini kaçırır. Efendimiz dostça gülümser ve yıllarca kulağında kalacak tatlılıkta bir sesle “Neden üzülüyorsun” buyururlar, “doğru yolun hangisi olduğunu sen de biliyorsun.” Germanus ağlamaklı bir sesle “Ya Resulallah” der, “senin, Allahın peygamberi olduğuna inanıyorum. Yolun elbette haktır ama ben zayıf ve acizim. Sana lâyıkiyle bağlanamamaktan korkuyorum”. O cuma... Server-i kâinat cevaben Nebe suresinden ayetler okurlar ki mealen “Biz dünyayı size mesken, dağları da dayanak olarak yaratmadık mı?” buyurulmaktadır. Kelimeler gümüş çıngıraklar gibi kulaklarında çınlar. “Ey Allahım beni bana bırakma!... Ya Muhammed, n’olur yardım et!...”diye haykırırken uyanır. Kan ter içindedir ve Efendimizin sesi hâlâ kulaklarında yankılanmaktadır. Germanus o zarif davete uyar. Evet artık “Abdülkerim” adında bir “kardeşimiz” vardır. Delhi Şah Cihan Camiinde salâlar verilirken sarı saçlı, soluk benizli bir genç mescide girer. Üzerinde Afgani denilen mahalli bir kıyafet vardır ama yüzü “ben Avrupalıyım” diye haykırır. Ezan yanık bir Kahire aksanı ile okunur, cemaat asker disipliniyle saf tutar. Sanki onbinler hazırola geçer, imamdan komut alırlar. Abdülkerim hiç yabancılık çekmez, kırk yıllık Müslüman gibi rükuya eğilir, alnını secdeye koyar. Öylesine huzurlu öylesine bahtiyardır ki anlatamaz. Namaz bittiğinde arkadaşı Abdülhay onu elinden tutar ne olup bittiğini anlayamadan minbere çıkarır. Kulağına “seni dinliyorlar” diye fısıldar. Abdülkerim “iyi ama ben âlim değilim ki” diye mırıldanır “onlara ne anlatabilirim ki?” -Kendini anlat! Esmer tenli, ak sarıklı ve temiz simalı insanlar dikkat kesilmiş ona bakmaktadırlar. Ortalık papatya tarlası gibidir. Abdülkerim heyecanlıdır ama minber etrafında halkalanan ulema teşvik edici nazarlarla cesaret verirler. Abdülkerim fasih bir Arapça ile konuşmaya başlar. Budapeşte’den girer, Delhi’den çıkar. O her ne kadar “henüz yeniyim ve sizlerden öğreneceğim çok şey var” diyorsa da altı çizilecek bir konuşma yapar. Önce Asr-ı seadet yıllarından başlar, sonra sultanlardan, alimlerden örnekler sunar. Ve mevzuyu ustaca getirip günümüze bağlar. “İçinde bulunduğumuz çağda da lider olamıyorsak suç bizimdir. Güzel dinimize daha sıkı bağlanmalı ve İslâmın emrettiği gibi çalışmalıyız. Kimse ben tek başıma ne yapabilirim ki demesin. Allahü teâlâ Kuran-ı Kerimde İnsanlar kendilerini düzeltmedikçe hiçbir şeyin düzelmeyeceğini ve kendileri gayret etmezlerse hiçbirşeyi başaramayacaklarını beyan buyuruyor. Çalışalım, çok çalışalım... O (Celle Celalüh); çalışanların yardımcısıdır” der ve bu konuşmayı hadisi şeriflerle menkıbelerle süsler. Nihayet dokunaklı bir dua ederek minberden iner. Cemaat cezbe halindedir, binlerce mümin ayağa kalkar ve gökgürültüsünü andıran bir sesle tekbir getirmeye başlarlar. Delikanlılar gözyaşlarını saklar ama ak sakallılar hıçkıra hıçkıra ağlarlar. Arkadaşları onu araya alır ve hızla kaçırırlar. Abdülkerim “acelemiz ne” diye sorunca Abdülhay “arkana bak anlarsın” diye cevaplar. Cemaat oluk olmuş akmakta, yaşlısı genci kucaklamak için üzerine koşmaktadırlar. Böylesi bir izdihamı ne politikacılar ne sanatkârlar görebilir ki yaralanmamak için yapılacak tek şey vardır: “Kaçmak!” Abdülkerim o günü hiç unutamaz, ülkesine döner ama gönlü Delhi’de kalır. Hani sen söyletene bak derler ya vaazından en fazla etkilenen de kendi olur. Cemaate anlattığı gibi çalışır, çok çalışır. Onu genç yaşta Profesör yaparlar...
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 106825
    % -0.03
  • 3.5168
    % -0.27
  • 4.1281
    % 0.04
  • 4.5311
    % -0.04
  • 145.254
    % 0.12
 
 
 
 
 
KAPAT