BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İz bırakanlar / Abdülkadir-i Geylani / İrfan Özfatura

İz bırakanlar / Abdülkadir-i Geylani / İrfan Özfatura

Resulullah Efendimiz’den Hazreti Ali yoluyla gelen feyizler, Hasan, Hüseyin (Radıyallahü anhüm) ve “12 İmam” vasıtasıyla dağılmaktadır. Bu vazife Abdülkadir-i Geylani’ye verilir. Artık onun güneşi doğar ki bu güneş kıyamete kadar batmayacaktır.



Bağdatlılar, Geylan’dan gelen genç hatibi çok severler ama o aldığı işaretler üzerine şehri terkeder. Tam 25 yıl Kerh şehri harabelerinde nefsini ezer. Aç kalır, üşür, ıslanır, yabani hayvanlarla, şeytanlarla uğraşır. Sahrada ottan yapraktan başka yiyecek yoktur ama aldırmaz. Taşların tahammül edemeyeceği sıkıntılara katlanır. Gördüğü her çukura iner, her tepeye tırmanır. Nefsi “n’olur biraz dinlen, yalvarırım azıcık uyu” diye kıvrandıkça aksini yapar, tek ayak üstünde sabahlar. Abdestsiz nefes almaz, gece boyu namaz kılar. Nefs ve şeytanlar üzerine geldi mi “Muhakkak zorlukla beraber kolaylık, şüphesiz kolaylıkla beraber zorluk vardır” ayetini okur ve rahatlar... Abdülkadir-i Geylani aradıklarını, özlediklerini fakirlik kapısında bulur. Gönlünde Allah’tan başka ne varsa çıkarır, beşeri arzulardan kurtulur. Dağlardan kopardığı kayalar helva olmaya başlayınca Bağdat’a girmeye niyetlenir lâkin Hızır Aleyhisselam önüne geçer ve “Hayır!” der, “şimdi değil, haydi git yedi yıl daha dolan” Ve dolanır da... Yıllar sonra yağmurlu bir günde mühlet biter. Sessizce şehre sokulur, evine yaklaşır. O günlerde ülkede bir iktidar mücadelesi vardır ve ortalıkta bir fitnedir dolanır. Bağdattan çıkmak ister ama vazifesi başlamıştır. Farkı farkederler... Şeyh Hammâd ve Tacül Arifin Ebû’l Vefa gibi veliler, eski Abdülkadir ile yenisi arasındaki inanılmaz farkı net görürler. Resulullah Efendimiz’den Hazreti Ali kanalıyla gelen feyizler, Hasan, Hüseyin (Radıyallahü anhüm) ve “12 İmam” vasıtasıyla dağılmaktadır. Şimdi bu vazife Abdülkadir-i Geylani’ye verilir ki, bu yüzden “Gavs-ı Azam” diye anılır. Abdülkadir-i Geylani Hazretleri uzun süre susar ama Efendimiz (rüyasında görünüp) vaaz etmesini isteyince kürsüye çıkar. Sohbetlerine alimler ve veliler de katılır, hallere ve sırlara kavuşurlar. Her seferinde öyle olur, kalabalık birbirinin sırtında notlar tutar, tek kelimeyi bile kaçırmamaya bakarlar. Meselâ Ebû Muhammed Haşşab nahiv ile çok uğraşır. Abdülkadir-i Geylani hazretleri bir gün ona “sohbetimize gel seni Sibeveyh yapalım” der. Ve öyle de olur. Mevzu dil bilgisi değildir ama öyle kaideler ve incelikler öğrenir ki bu konuda parmakla gösterilir. Bir gün Muzaffer Mansur, ziyaretine gelir. elinde felsefe ile ilgili bir kitap vardır. Söz konusu kitaptan çok hoşlanmış, yarı yarıya ezberine almıştır. Gavs-ı âzam kitaba dikkatli dikkatli bakar ve “elindeki ne kötü bir arkadaş” buyururlar. O ara gayri ihtiyari sayfaları aralar ama yapraklar bembeyazdır, tek satır yazı bulamaz. Sultan-ül evliya “Hâlbuki” derler “İbn-i Daris’in Fedâil-ul Kur’ân’ı ne kadar faydalıdır”. Şeyh Mansur elindeki kitabın artık Fedail-ül Kur’an olduğundan adı gibi emindir. Merakla sayfaları açar ve yanılmadığını anlar. Üstelik böylesi güzel bir hat ve böylesi özenli bir nüsha aransa bulunamaz. Hikmeti ne? Bir gün talebeleri Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin ayağındaki nalınları çıkarıp hiddetle fırlattığını görürler. O an bir şey soramazlar. Ancak birkaç saat sonra bir kızcağız gelir. Nalınlarını mübareğe verir. Talebeleri onu çevirip sorarlar: “Bacım de hele, bu işin hikmeti ne?” -Sahrada bir ırz düşmanı musallat oldu ve beni bir mağaraya soktu. Çaresizlik içindeydim ve “Ey Gavs-ı âzam imdadıma yetiş” diye bağırdım. O an bu nalınlar adamın başına inmeye başladı, saldırganı fena hırpaladı. Bir seferinde Dicle Nehri felaket yükselir, halk panik içindedir. Sular tam Bağdad sokaklarını basmak üzeredir ki Abdülkâdir-i Geylâni hazretleri gelir. Bastonunu nehrin kenarına diker ve “Tamam artık” der, “dönebilirsin!” Allahü teâlânın izni ile sular çekilir. Bir gün Buhârâ tarafından güzel bir koku gelir. “Vefâtımdan yüz elli sene sonra, dünyâya Muhammedî meşreb biri gelir, ismi Behâeddîn Muhammed Nakşibendî’dir. O, bana mahsus nîmetlere erişir” der. Bir gün devlet adamlarından birisi sohbete katılır ve mübareğin nasîhatlerinden çok hislenir. Çıkarken on kese altın bırakır ve “hizmetlerinize bizim de katkımız olsun” der. Abdülkâdir Geylânî hazretleri almak istemez. O ısrar eder. Adam ısrar eder, mübarek reddeder... Bakar olmayacak keselerden birini eline alıp, sıkar. Parmaklarının arasından kan damlamaya başlar. Büyük veliyi muazzam bir heybet kaplar. Adama dönüp “haram parayı dergâha bağışlamaya utanmadın mı” diye sorarlar, “bunlarda kul hakkı var!” Vakti var Bir kadın, oğlunu “yetişsin” diye medreseye bırakır. Büyük veli, bu gençte bir istidat görür ve özel bir terbiyeye alır. Ona nefsinin istediklerini vermez ve istemediklerini yaptırır. Bir gün annesi çıka gelir. Oğlunu, zayıf ve sararmış bulur. Bu hâl ona çok dokunur. Abdülkâdir-i Geylânî’nin yanına girer. Olacak bu ya o sıra Şeyh hazretleri misafirlerine tavuk ikram etmektedir. Kadın elini beline koyar ve “Ohh ne âlâ, ne âl┠der, “Siz burada tavuk yeyin, benim oğlum ise, arpa ekmeği kemirsin.” Şeyh sadece güler, elini, kemiklerin üzerine koyup; “Kum bi-iznillâh!” (Allahın izni ile kalk) der. Tavuk dirilip dolanmaya başlar. Olanlardan o kadar habersizdir ki kırıntıları gagalar. Şeyh, kadına döner “Senin oğlun da tavuk yiyecek” der, “ancak böyle olduğu zaman.”
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 108615
    % 1.32
  • 3.4955
    % -0.59
  • 4.1299
    % -0.03
  • 4.5103
    % -0.29
  • 144.994
    % -0.19
 
 
 
 
 
KAPAT