BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bilal-i Habeşi Müezzinlerin piri

Bilal-i Habeşi Müezzinlerin piri

Efendimiz buyurdular ki: “Bilal ne iyi bir kimsedir, o müezzinlerin efendisidir”, “Bizi ezan ve gözümün nuru namaz ile ferahlandır ya Bilal”, “Cennette Bilal’i gördüm, bu nimetin sebebini sordum. Onu bilemem dedi, ancak ne zaman abdest alsam iki rekat namaz kılarım”, “Ey Bilal, fakir olarak ölmeye bak!..”



Cahiliye devri Mekkesinde müminlerin işi zor, ama garip müminlerin işi daha zordur. Efendimiz Bilal’in başına bir şey gelmesini istemez, hicret etmesini işaret buyururlar. Medine eşrafından S’ad bin Haysume onu sultanlar gibi karşılar, döşekler serer, sofralar açar. Efendimiz Medine’yi şereflendirince Hazreti Bilal ile ensardan Ebu Ruveyha’yı kardeş yaparlar. Bilal-i Habeşi, nasıl mutludur anlatılamaz. Kendini hem Mescidi Nebi’nin hademeliğine adar, hem de Efendimiz’in hizmetine koşar. O yıllarda müminler vakit girince mescide koşar, işine dalanları “Es-salâtü camia” diye uyarırlar. Ama yine de cemaati kaçıran olur. Efendimiz vaktin girdiğini duyurmayı çok arzular. Sahabelerden boru çalalım, ateş yakalım diyenler olur ancak Resulullah diğerlerine benzemeyi hoş karşılamaz. O gece aralarında Hazreti Ömer’in de bulunduğu sahabeler rüyalarında ezan-ı şerif okunduğunu görür, gelip anlatırlar. Resulullah çok ferahlar, “o güzel sözleri Bilal’e öğretin, yükseğe çıkıp okusun” buyururlar. İşte o günden itibaren “her mescidde ezan okumak” ve “ezanı yüksekte okumak” sünnet olur. Ezan dalga dalga yayılır Bilal-i Habeşi ezan-ı Muhammediye başladı mı Medine’de hayat durur. İslam düşmanları bile bu yanık sedâya kapılır, işlerini bırakırlar. Ezan bitince “niye karşı koyamıyorum” diye yakınır ama bir sonraki ezanda da aynı şeyi yaparlar. Şehrin Yahudileri kendilerince bir çare düşünür ve bir yolunu bulup Bilal’i borçlandırırlar. Anlaşmaya göre borç, süresinde ödenmezse Bilal köle olacaktır. Olacak bu ya Hazret-i Bilal o parayla yaptığı işlerden zarar eder ve sermayeyi tüketir. İşin acı yanı mühlet de bitmektedir. Kölelik umurunda değildir ama adamların niyeti onu ezan okuma nimetinden mahrum etmektir. Boşa koyar dolduramaz doluya koyar aldıramaz. İşte uykuyu dağıttığı gecelerden birinde Efendimiz çağırırlar. Allahın resulü “Ya Bilal” buyururlar “Şimdi şehre giren kervanda üzerindeki yükleriyle birlikte bana hediye edilen üç deve var. Onları sana verdim, borcunu kapat!” Evet, Müslümanlar saadet içindedirler, ancak müşrikler bu huzuru çekemez, yeri sarsan bir orduyla üzerlerine gelirler. Müminler onları Bedr kuyuları civarında karşılar. Hazret-i Bilal’in intikam almak gibi derdi yoktur ama eski sahibi (Ümeyye bin Halef) karşısına çıkar. Eh o da gerekeni yapar, azılı kafiri cehenneme yollar. Efendimiz mükerrem Mekke’nin fethedildiği gün asalarıyla putları devirir, şirin şehri küfür pisliğinden temizlerler. Sonra Bilal-i Habeşi ile gözgöze gelirler. Müezzinlerin piri, Efendimizin emrini bakışından anlar ve nurlu Kâbe’nin üstüne çıkıp elini kulağına atar. Bülbülleri imrendiren bir sesle ezan okumaya başlar. Bu ses keremli şehrin semalarında dalga dalga yayılır, ufukları tutar. Gün gelir Ezan-ı Muhammedi İzmit’te biter, İstanbul’da başlar, İstanbul’da biter Edirne’de başlar. Bağdat, Kahire, Endülüs, Delhi, Buhara derken dünyayı turlar. Yıllar sonra bir sabah Hazret-i Bilal, Efendimizin vefatına çok üzülür, Mescid-i Nebi’nin neresine baksa bir hatırası canlanır. O kadar müteessir olur ki Münevver beldede duramaz. Hazreti Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer devirlerinde Şam-ı şerifin İslamlaşmasına çalışır. Aradan kaç yıl geçer bilemiyoruz ama bir gece rüyasında Efendimizi görür. Ona “Beni ziyaret etmeyecek misin?” buyururlar. Derhal yola çıkar, Ravda-i mutahharaya koşar. Öylesine his yüklüdür ki anlatılamaz. Mübareğin ezan okuyacak tâkati yoktur ama Hazreti Hasan ve Hüseyin’i kıramaz ve o sabah Mescidi Nebinin duvarına çıkar. Aman Ya Rabbi o ne sestir! Eshab-ı kiram yataklarından fırlar, Resulullah ile yaşadıkları günleri hatırlarlar. Sanki Efendimiz eskisi gibi mescide gelecek, eskisi gibi mihraba geçecektir. Öylesine bir haldir ki anlatılamaz, o huzurun bozulmaması için nefes almaktan korkar olurlar. Ancak sıra “Eşhedü enne Muhammeden Resulullah” cümlesine gelince müezzinlerin piri ağlamaya başlar. Medinelilerin tüyleri diken diken olur, şehri hıçkırıklar sarar. O gün akşama kadar Efendimizi anar, hatıralarını anlatırlar. Münevver Belde âdeta Efendimizli günlerinden birini yaşar. Ama Habeşli Bilal’in Resulullah hasreti başkadır o uzaklarda olan bir yakınlıktan yanadır. Artık ayrılık olmayan alemde buluşma zamanıdır. Buluşur da... Sıra ne zaman gelirdi? Anlattık ya Bilal-i Habeşi, Mescid-i Nebinin sadece müezzini değil, hademesidir. Neredeyse vaktinin tamamını burada geçirir. Bir gün Hazreti Ömer Mescide gelir, henüz namaza vakit vardır ve ortalık sakindir. Bir kenarda Bilal’i farkeder ki mırıl mırıl dualar mırıldanmakta, secdelere kapanmaktadır. Kâh güler, kâh hıçkırır, hareketlerinde anlatılmaz bir neşe vardır. Hazret-i Ömer sorar “ya Bilal, bu ne hal?” Cevap hem hoş hem şaşırtıcıdır: “Hidayet Allahtandır.” -Amenna ama bu yaptıkların... Bilal-i Habeşi kısa bir sessizliğin ardından “Hepimiz biliyoruz ki Allahü teala kâinatı Efendimizin hürmetine yarattı lâkin hidayeti habibinin bile eline vermedi. Eğer vermiş olsaydı bu nuru önce akrabalarına dağıtsa gerekti. Sonra Kureyş kabilesi, sonra Mekke ahalisi, sonra Hicaz yöresi, sonra Arabistan ülkesi... Bilmem ki Habeşli Bilal’e sıra ne zaman gelirdi? Halbuki o ilklerden biriydi... Nasıl sevinmesindi?
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 104123
    % 0.12
  • 3.4906
    % -0.5
  • 4.1771
    % -0.29
  • 4.7234
    % -0.71
  • 145.551
    % 0.08
 
 
 
 
 
KAPAT