BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Müjdeyi Tevrat’tan aldı Abdullah bin Selâm

Müjdeyi Tevrat’tan aldı Abdullah bin Selâm

Abdullah bin Selâm (Radıyallahü anh), zamanında Benî Kaynuka kabîlesine mensup bir Yahudidir. Hem Tevratı hem tefsirini iyi bilir ve büyük bir hasretle Ahir Zaman Peygamberini beklemektedir...



Selâm bin Hâris, Benî Kaynuka Yahûdîlerinin sözü geçen âlimlerinden biridir. Oğlu Husayn’ın da ilimle uğraşmasını ister ve onu özenle yetiştirir. Satır satır Tevrat okutur, ince ince tefsirini belletir. Evet Selam, kutsal kitapta geleceği bildirilen son peygamberin hususiyetlerini herkesten iyi bilir ama “Hârûn aleyhisselâmın neslinden (İsrailoğullarından) gelirse inanırım, gelmezse inanmam” diyecek kadar kavmiyetçidir. Resullullah’ı (Sallallahü aleyhi ve sellem) görse kararı değişir mi? Onu bilemiyoruz zira Efendimizin nübüvvetinden önce eceli gelir. Resûlullah Efendimiz, peygamberliğini açıklayınca Selâm oğlu Husayn’ı nasıl bir heyecan sarar anlatılamaz. Mekke’den gelen herkese onu sorar, hem işlerine, hem sözlerine bakar. Duydukları doğruysa işaretler babasının anlattıklarına bire bir uyar. Lâkin Yahudilerin ırkçılığı tutar, sırf Arab diye Server-i Kâinat’a karşı çıkarlar. Hatta Tevrat’ta açıkça bildirilen alâmetleri bile yok sayarlar. Bu güzel yüz... Husayn’ın ağaç üstünde taze hurma topladığı günlerden birinde arkadaşları “duydun mu” diye bağırırlar, “Arapların adamı Medine’ye gelmiş!” Husayn’ın yüreği nasıl çılgınca çırpınır, eli ayağı boşanır. Damarlarına yayılan ılıklığın adı “sevinç” olmalıdır. O güne kadar hiç yaşamadığı bir cezbeye kapılır ve “Allahü Ekber” diye haykırır. Onun tekbîr getirdiğini gören halası (Hâlide binti Hâris) “Vallahi” der, “sen Mûsâ bin İmrân’ın geleceğini işitmiş olaydın bundan fazla sevinmezdin.” - Elbette, zira o da Hazret-i Mûsâ gibi bir Resuldür. - Ey kardeşimin oğlu! Yoksa babanın anlattığı ahir zaman peygamberi o mudur? - Ta kendisi... Hiç şüphen olmasın. Husayn dayanamaz, işini gücünü bıraktığı gibi Resûlullahın huzuruna koşar. Allahın sevgilisini görür görmez içi ısınır ve “bu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin sâhibi yalancı olamaz” deyip iman etmeye karar kılar. O sıra Server-i Kâinat Medinelilerle konuşmaktadırlar. Yaklaşır ve dinlemeye başlar. Efendimiz “Selâmı aranızda yayınız, aç kimseleri doyurunuz, sıla-i rahm yapınız, yakın akrabalarınızı ziyâret ediniz! İnsanlar uykuda iken namaz kılınız! Böylece Cennete selâmetle girersiniz” buyururlar. Sonra ansızın ona dönüp sorarlar - Sen, Medîne âlimi İbni Selâm değil misin? - Evet. - Allah için söyle! Tevrat’ta benim vasıflarımı okumadın mı? - Okumaz mıyım Yâ Resûlallah. Resûlullah Efendimiz ona İhlâs sûresini kıraat buyururlar. Husayn, “De ki: O Allah birdir. Hiçbir şey O’nun dengi değildir!” meâlindeki âyet-i kerîmeyi işitince “Şehâdet ederim ki, Allahtan başka ilâh yoktur. Sen O’nun kulu ve resûlüsün” diyerek îmân eder. Resulullah Efendimiz o gün, adını değiştirir “Abdullah bin Selâm” koyarlar. Âlim mi zalim mi? Abdullah bin Selâm “Yâ Resûlallah!” der, “biliyorum şimdi Yahûdî’ler bana çok kızacak, olmadık iftiralar atacaklar. Onlar karalamaya başlamadan evvel beni onlara sorsanıza...” Bu teklif Efendimizin de hoşuna gider. Medineli Yahudilerin önde gelenlerini çağırtır. Sözü ustaca Abdullah bin Selâm’a getirip fikirlerini sorar. Yahudiler ona methiyeler yağdırmaya başlarlar. - O çok büyük bir âlimdir. Zaten babası da Tevratı en iyi bilenimizdi. - Onun gibisi az bulunur. O doğru sözlü, hayrı tavsiye edicidir. - Öl dese ölürüz, nereye gitse peşinden geliriz. - Peki ya “Müslüman oldum” dese... - Hiç olacak iş mi yani! - Allah onu da bizi de böyle bir şeyden korusun! - Sizin onu tanımadığınız belli. Allah’tan korkun! Abdullah bin Selâm dayanamaz. Saklandığı perdenin arkasından çıkar ve “Allahtan korkun!” der, “Vallahi siz Resûlullahın hak Peygamber olduğunu biliyorsunuz. Tevrat’ta yazılan alametlerin farkındasınız. Ama başka bir kavimden geldiği için inat ediyorsunuz. Ben şehâdet ederim ki, Allahtan başka ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm Allahın kulu ve resûlüdür. Yahûdîler bir anda ağız değiştirir, saldırmaya başlarlar -Senin nasıl sahtekâr olduğunu bilmiyor muyuz sanki? -Aramızda senden daha kötüsü yok. Kavmine ihanet ettin değil mi? - Zaten baban da güvenilmez biriydi. - Hiç kavminin hayırlısı, atalarının dînini terk eder mi? Efendimiz az evvel yağdırdıkları methiyeleri hatırlatır ve “birinci şehâdetiniz kâfidir” buyururlar. Hz. Abdullah çok ferahlar, bu nimeti ailesiyle paylaşmak için evine koşar. Efendimizi öyle bir anlatır ki hepsi Müslüman olurlar. Yahudiler Efendimizin huzurunda aldıkları yenilgiyi unutamaz, gider gelir Abdullah bin Selâm’ı sıkıştırmaya başlarlar. Israrla “Araplardan peygamber çıkmaz. Senin adamın hükümdar olmalı” deseler de onu döndürmeye muvaffak olamazlar. Aksine o diğer insaf sahibi Yahudilere tesir eder, Sa’lebe bin Sa’ye, Üseyd bin Sa’ye, Esed bin Ubeyd seve seve Müslüman olurlar. Yahûdîler çaresiz kalır “İslâmiyete yalnız bizim kötülerimiz inandı” gibilerinden söz çıkarırlar. Bunun üzerine inen âyet-i kerîmelerde (Al-i İmran 113 ve 114) meâlen şöyle buyurulur: Onların, hepsi bir değildir. Ehl-i kitabın içinde bir cemâ’at vardır ki, onlar gece vakitlerinde secdeye kapanarak Allahın âyetlerini okurlar. Allah’a ve Ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde birbirleriyle yarış yaparlar. İşte onlar salihlerdendir...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT