BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ben cahilim, sen değilsin!..

Ben cahilim, sen değilsin!..

Evet, sevgili Kâzım Kanat ve “senin gibi” yazan-çizen ve konuşan sevgili meslektaşlarım, spor yazarlarım, futbol yorumcularım!..



Evet, sevgili Kâzım Kanat ve “senin gibi” yazan-çizen ve konuşan sevgili meslektaşlarım, spor yazarlarım, futbol yorumcularım!.. Sizler “çok bilgilisiniz, futbol âlimisiniz”, herhangi bir konuda “sizler gibi düşünmeyen” kimseler ve mesela “bizler” cahiliz!.. Sevgili Kanat, hadi “beni” bir yana bırakalım, ama ikide birde “Hıncal Usta” diye yazılar yazdığın “Hıncal Ustam” diye kitaplar imzaladığın sevgili Hıncal’a da “cahil” dediğinin farkında değil misin? “Bir cahile”, bir insan neden durmadan “ustam” der? Şimdi “bütün bunlar nereden çıktı” diye soracak, şaşıracak okuyucularım, meslektaşlarım olacak!.. Hatta belki de bizzat sevgili Kâzım Kanat bile çıkıp diyecek ki; “Bu da ne demek, ben size cahil der miyim?” Dersin, sevgili Kanat dersin ve de diyorsun!.. Yıllardan beri meslektaşlarıma, arkadaşlarıma, yorumculara, spor yazarı kardeşlerime anlatmak istediğim bir şey var; “üslûp!..” Ah kör olası o üslûp; “olgunluk yıllarıma kadar” beni de pençesine alan ve “yığınla insanı kırmama, üzmeme, küstürmeme sebep olan” o çok cazip yazı ve konuşma şekli!.. Sevgi dolu, saygı dolu, seviye dolu, ama eleştiri dolu yazmak başka!.. Aklına ve ağzına geleni, “nereye ve nasıl gideceğini düşünmeden” satırlara ya da sözlere döküp bunu “eleştiri” diye ortaya sürmek başka!.. Elbette eleştireceksin, fikirlerini söyleyeceksin, “yanlış bulduğun fikirlerin yanlışlarını ortaya koyacaksın” amma... “Fikirlerini söylediler” diye insanlara “cahil” dedin mi, işte orada “iş değişiyor!.” Bak sevgili Kanat, Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü’nün 131 inci sayfasında “cahil” sözcüğünün karşısında ne yazıyor: “1-Varlıklar ve olaylar üzerinde düşünebilecek bilgilerden yoksun olan kimse, bilgisiz, 2-Belli bir şeyde bilgisi olmayan, bilmez, 3-Tecrübesiz genç,toy, 4-Okumamış.” “Biz”, bu tariflerin hangisine giriyoruz? Şimdi dünkü yazında diyorsun ki: “Sergen son 20 dakikada oynasaydı diyen cahiller var. Sanki medyum gibi maçın 70. dakikasında skorun 0-0 olduğunu biliyorlar. Güneş’in tek doğrusu Sergen’le oyuna başlamaktır.” Evet, “Sergen son 20 dakikada oynamalıydı” diyen başkaları da var ama, bu konuyu yazdığım için kendimi ve “senin gazetende yazdığı” ve “ustam” dediğin için sevgili Hıncal’ı ad vererek “cahil” dediğin insanlar konusunda “örnekliyorum!.” Şimdi, “Türk Dil Kurumu’nun sözlüğündeki cahil tariflerine” Hıncal da, ben de neden ve nasıl giriyoruz da “cahil” oluyoruz? Öne sürdüğümüz fikri “yanlış” bulabilirsin, eleştirebilirsin, hatta olaylar “bu fikrimizi, bu görüşümüzü”, Sergen harika oynayıp “ilk 20 dakikada 2 gol atıp, 1 de gol attırarak İngilizleri perişan edip” boşa da çıkarabilir, bazen de İngiltere maçında olduğu gibi, herhalde “medyum olduğumuz için”, maçın 70 inci dakikasına 0-0 girildiğinden “Sergen oynatılacaksa, skora göre ve gerekiyorsa son 20 dakikada oynatılmalı” şeklindeki görüşümüz doğru da çıkmış olabilir ama, bütün bunlar “doğru da çıksa, tümüyle yanlış da çıksa” bizleri neden “cahil yapar”, bir türlü anlayamıyorum!.. Kusuruma bakma, kim bilir, belki de “cahil” olduğumdan anlayamıyorum, bir anlat da öğrenebilelim ve “cahilliğimizi gidermek için”, bu yaşta da olsa çalışmaya başlayalım!. Bir yorumcu, bir gazeteci, bir “düşünen insan”, “hiç bilmediği” bir konuda değil, nerede ise “yarım asırdır yazdığı, çizdiği, konuştuğu, izlediği, okuduğu, seyrettiği” bir konuda “fikrini söyledi” diye neden “cahil” olur? Neden böyle çok keskin ve yaralayıcı, üstelik “maksadını ve manasını aşan” kelimeler, sıfatlar kullandığımızda “başka” insanları “kıracağımızı”, onlara “hakaret etmiş” olacağımızı düşünmeden yazar, çizer ve konuşuruz? Bu üslûp “bize ne kazandırır?” Düşünen insan olmanın, “bunca yıl” yazı yazmanın, zaman zaman sevgi, saygı, dostluk, fair play ve insanlık konularında “ders vermenin”, kitaplar yazmanın, “Mozart dinlemenin” bizleri ulaştıracağı bir “olgunluk üslûbu” yok mu, olmamalı mı? Diyelim ki, hakikaten ben cahilim, sen değilsin!.. Ama, insaf et ve izin ver de; “bunca yıl” beraberce yaptığımız “aynı meslekte” ekmek yemeğe devam edeyim; ya gazetemin patronu yarın “bu cahilin benim gazetemde işi ne” diye beni kovarsa, hiç vicdan azabı çekmeyecek misin? Kavgadan medet umanlar!.. Galatasaray İkinci Başkanı Ali Dürüst’ün şu lâfına bakınız: “Biz sabrı medyadan değil, taraftarımızdan bekliyoruz!.” Anlaşılıyor ki ve görülüyor ki, Galatasaray yönetimi “Terim’in attığı önemli adımdan” kendine pay çıkarmamış, “medya ile kavgayı sürdürme” peşinde!.. Hâlâ anlamıyorlar ki; “bu kavga Galatasaray’ın aleyhinedir ve kaybeden Galatasaray olacaktır!.” Galatasaray’da “birileri çıkıp” Özhan Canaydın’ı da, Ali Dürüst’ü de “medya ile ilişkilerden çekmeli”, sevimli, sempatik, gönül alan, inanılan, güvenilen ve “ağzından çıkan lâfı kulağına duyuran” bir “sözcü” medyanın karşısına oturtulmalıdır!. İnsanda biraz insaf olur; taraftar da, medya da “size, yani Galatasaray yönetimine iki yıldır Hazreti Eyüp sabrı gösteriyor”, daha hâlâ şikayet etmeye hakkınız var mı? Galatasaray tarihinin belki de “sportif bakımdan” en hareketsiz, en ağır, becerisi en az yönetimi için medyada da, tribünlerde de iki yıldır “nerede ise” ses seda çıkmıyor, daha ne istiyorsunuz? Ben sizin yerinizde olsam, “utancımdan” sokağa bile çıkamazdım, TV’lere, gazetelere “iki cümle söyleyemezdim!.” Stat fiyaskosunu, kredi komedisini sahneye koyan ben miyim? Koca Yalçın Granit’e “Galatasaray Basketbol Şubesi adına” Devlet ve TRT önünde nerede ise “mendil açtıran” ben miyim? Kız voleybol takımını Galatasaray tarihinden silen ben miyim? Kız basketbol takımını da silmeye kalkışan ben miyim? Bunları “hiç sıkılmadan yaparken”, kalkıp da “UEFA kriterleri” diye bir “öcünün arkasına saklanmaya kalkan” ben miyim? Galatasaray camiasında herkes iyi bilmeli ki, “basketbolü, voleybolu ve sırada olan diğerlerinin üzerini çizerken” Galatasaray yönetimi ve Özhan Canaydın “doğruları söylemiyor”; en azından “zaman olarak!.” Evet, UEFA kriterleri var, ama hepsi “hemen yürürlüğe girecek değil!.” Yıllara ve yıllara yedirilerek “en azından 5-10 yıla yayılarak” tamamı uygulanacak olan bir tedbirler sistemi bu kriterler!. “Aman 2004’e kadar yerine getirmezsek işimiz biter” yaygarası, pervasızca ve acımasızca yapılan, “Galatasaray’a hiç yakışmayan”, üstelik “tarihini de inkâr eden” bu “çok yanlış” uygulamaları kamufle etmek için!.. Daha da açıkçası; “tam bir yönetim beceriksizliğinin ve fiyaskosunun üzerini örtme çabası!..” Galatasaraylılar gerçekleri görmelidirler!. Ve tekrarlıyorum, üstelik altını da çiziyorum: Yoksa, “bugünleri bile çok arayacaklardır!.” Seyretmek ve yorumlamak!.. İngiltere Milli Maçı’ndan sonra yazılan kritiklerin önemli bir bölümünü okudum!.. İçlerinde “benim görüşlerime uyanları” da vardı, “uymayanları” da!.. Amma... “Uymayanları” konusunda daha çok düşündüm; “acaba TV ekranında benim gördüklerim mi, yoksa onların tribünde gördükleri mi doğru ya da haklı idi?..” İşte bu noktada, bazı konularda “TV başında maçı izleyenlerin biraz daha şanslı ve avantajlı olduğunu” söyleyebilirim; zira “ekrandaki tekrarlar” tribünde maç seyreden, yazan ve yorumlayan arkadaşlarımıza göre “bize avantaj sağlıyordu!.” Ama... Bu da “bizi haklı çıkarmaz” ve “doğruları bizim yazdığımız, yazabileceğimiz anlamına gelmezdi!.” Aslında “Falan oyuncu iyi oynadı, filan oyuncu şöyle döküldü” diyebilmek için “maçın istatistiklerinin ciddi bir şekilde tutulması gerekirdi!.” Ancak ondan sonra, mesela “Okan takımında oynamıyordu, Şenol Güneş onu neden oynattı” eleştirisini yapmak için, en azından “takımında oynayan ve Şenol Güneş tarafından da oynatılan” Emre’nin “maç istatistiklerinin” Okan’dan daha iyi olması gerekmiyor muydu? Ben istatistikçi değilim ve tutmadım; ancak ilk yarının önemli bir bölümünde Emre’nin “hatalı pas ve top kaybı” rakamlarının , Okan’dan çok daha kötü olduğu izlenimini aldım, ondan da öte “bu ikilinin en büyük özellikleri olan” pres konusundaki sürekliliğin ve başarının da Okan tarafına daha ağır bastığını da gördüm!. Öyleyse? “Adam seçiminde” Okan’ın tercih edilmesine, eğer “Emre tercihine eleştiri yoksa”, salt “biri takımında oynuyor, öteki de oynamıyor” denilerek karşı çıkılmasındaki haklılık ve doğruluk payı ne kadar olabilirdi? Ya da mesela İtalya’da Trapattoni hâlâ Maldini’yi milli takımda oynamaya razı etmek için ısrar ederken, Türkiye’nin ve Galatasaray’ın uluslar arası resmi maçlarında “70 golün üzerine çıkan” Hakan’ın, hem de “32 yaşında” milli takıma alınmaması yolundaki görüşler, acaba “kötü oynadığı” iddia edilen İngiltere maçında “tutulan” istatistiklere uygun mu düşüyordu? “Hakan’a o maçta kaç doğru dürüst pas verilebilmiştir, Hakan bunları nasıl kullanmıştır, kaç hava topu almıştır, onu kaç kişi marke etmiştir, hücum pres yapmış mıdır, kaç kornerde kendi savunmasına yardım etmiştir, kaç topu kaptırmıştır, kaç top çalmıştır, kaç doğru pası, kaç hatalı pası vardır” sorularının cevapları rakamsal olarak verilmesi ve mesela “Hakan olmasın ama şu olsun” denilenlerden İlhan’ın, Tuncay’ın “oynadıkları süredeki” istatistiklerine de bir bakılması ve karşılaştırılması gerekmiyor muydu? Sevgili Ferdi Leflef, acaba kulakların çınlıyor mu; bu işi en iyi yapmaya çalışanlardan biri olan sana soruyorum: Bilmem ki haksız mıyım? Terim de olmasa!.. Yolda rastladığım Galatasaraylılar durmadan soruyorlar; “Bu iş Terim’le yürüyecek mi?” Onlara ve “onlar gibi düşünen” bütün Galatasaraylılar’a şunları söylüyorum: “Terim, Galatasaray’ın Türkiye hudutları içinde bulacağı en iyi hocadır. Daha da ileri gidiyorum, Terim, Lucescu’dan da, Daum’dan da çok daha iyi bir hocadır. Onun için ona inanacak, güvenecek ve destekleyeceksiniz. Onu rahatlatacaksınız, üzerindeki baskıyı ve stresi kaldıracaksınız. Zira baskı ve stres insana hata üzerine hata yaptırır!” Terim’in ve Galatasaray futbol takımının yaşadığı kriz, Özhan Canaydın ve yönetiminden kaynaklanmıştır; Terim’e verilen sözler tutulamamış ve Terim “bir büyük Galatasaraylı olarak” sorumluluğu yüklenmiş ve “paratoner” görevini yapmıştır ve hâlâ da yapmaktadır!. Canaydın ve yönetimi, “şu sebepten veya bu sebepten”, ama haklı, ama haksız olarak Terim’i “ucuz etle saray yahnisi yapmaya soyundurulan” bir ahçı haline getirmiştir. Terim’in “iki yıldır” transferdeki yanılmalarının sebebi içerde de, dışarıda da “ucuz futbolcu almak durumunda bırakılmasıdır!.” Tuncay’ın “2-3 yüz bin dolar için” kaçırılması, Ahmed Hassan gibi bir golcünün alınamaması, Okan’ın, Servet’in, Sinan’ın elden, hem de en büyük rakiplere kaptırılması, Hooijdonk’un, hatta Anderson’un ya da ona eş bir golcünün transfer edilememesi Terim’in kabahatı değildir ve “onların yerine” çok ucuz fiyatlarla alınan futbolcuların çoğunun “çürük çıkması” da doğaldır!. Şimdi Terim “ucuz etle yahni yapmaya çalışmakta” ve bunda da “başarılı olacağa benzemektedir!.” Canaydın - Ali Dürüst ekibi, “medya ile lâf yarıştıracaklarına”, ocak transferi için Terim’in listesinde olan 10 oyuncudan sadece mesela “Gaziantepsporlu İbrahim, Trabzonsporlu Gökdeniz ve Adanasporlu Necati’nin işini bitirseler”, Galatasaray yönünden hiç olmazsa “Süper Lig konusunda” bugünkü endişeli hava dağılacaktır!. Ama, görünen o ki, Galatasaray’ın “transfer becerisi sıfır olan” yönetimi, ocak ayına kadar “lâfla peynir gemisi yürütecek”, yani “birkaç yüz bin dolar için pazarlıkları uzatacak” ve ocak ayı geldiğinde de “Galatasaray’ın ihtiyacı olan” oyuncuları Fenerbahçe ile Beşiktaş paylaşacaktır!. Galatasaraylılar “ortamı ve geleceği” iyi analiz edip, anlamalı ve Terim’e sahip çıkmalıdırlar!.. Aksi halde bugünleri de arayacaklardır!. Önce mi, sonra mı, her zaman mı? Sevgili kardeşim Hıncal Uluç fevkalade kızgın; “Maç öncesi yazmıyorsunuz da, neden maç sonrası, işler kötü gidince ‘o oynatılır mı, bu oynatılmaz mı’ diye kıyametler koparıyorsunuz, yol gösterecekseniz, testi kırılmadan gösterseniz ya!.” Haklı; “göstereceksek testi kırılmadan yol göstersek” ya!.. Amma... Acaba “gerçekten” göründüğü kadar haklı mı? Herkesin bir “pilav yeme” usulü vardır; bir zamanlar ben de sevgili Hıncal’ın “pilavı yediği ve yenmesini istediği usulü kullanır”, her önemli maçtan önce “şu oynamalı, bu oynamamalı, şöyle oynanmalı, böyle oynanmamalı” diye yazardım!. Ama... Sonra teknik direktörlerle, futbolcularla konuşa konuşa, spor üzerine yazılan kitap ve yazıları okuya okuya anladım ki “maç öncesinde bu şekilde yazılan yazıların faydası az, zararı ise fazla!..” Kafa karıştırıyor, baskı unsuru oluyor, futbolcuların moralleri bozuluyor, vs...vs... Onun yerine ne yapıyorum? “Kritik maçlardan çok öncesinde” tabii eğer varsa ve vermek istiyorsam, gerek takım hocalarına, gerek milli takım teknik direktörlerine ulaşacak mesajlarımı yazılarımda sindire sindire gönderiyorum!. Mesela “Sergen’in neden oynamaması” ve oynatılacaksa neden “ancak ihtiyaç olduğunda ve belirli bir maç süresi için” oynatılması gerektiğini, mesela Hakan Şükür’ün neden “oynayacağı her takım için” gerekli olduğunu, mesela İlhan’la “kafasını düzeltmediği taktirde, neden istikrarlı bir başarının hiçbir zaman yakalanamayacağını” anlatıyorum, yazıyorum, çiziyorum!. Artık maç öncesinde, hem de bir gün, iki gün önce, “Sakın ha... İlhan’ı takıma koyma, Sergen’i ilk on birde sahaya sürme, Hakan’la başla” diye yazmama, çizmeme ihtiyaç var mı? İngiltere’yi izleyen, kasetlerini ezberleyen, taktiğini kuran ve “ona göre oyuncu seçen” bir teknik direktöre, benim maç günü veya bir gün önce “şunu yap, şunu yapma” diye mesaj vermem, neyi sağlayacak? Onun kafasını karıştıracak ve de “şunu oynatma” diye yazdığım oyuncunun moralini bozacak!.. Başka ne olacak; “maç oynanır ve sonuç kötü olursa”, ben de çıkıp “Ben dememiş miydim?” diyeceğim; işte ona yarayacak!. Doğru yanlış, ben de böyle düşündüğüm için, maç öncesi hiçbir hocaya “akıl vermiyorum”, akıl vermemem de, maçtan sonra “eleştiri getirmeme” mani olmamalı!. O eleştiriyi yapmalıyım ki, hoca, “varsa hatasını görmeli” ve bir dahaki maçta onu düzeltmeli!. Bu da bir “başka” üslûp!.. Bilmem ki neden yanlış olsun?
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 109156
    % 1.14
  • 3.8206
    % -0.38
  • 4.5076
    % 0.05
  • 5.1028
    % -0.67
  • 153.399
    % -0.43
 
 
 
 
 
KAPAT