BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Sevgi son bulmaz

Sevgi son bulmaz

Yarım saattir yürüyordu Zehra Nine. Yüzünde vurgun izleri... Eskisi gibi, bir solukta gidemiyordu bu yolları.



Yarım saattir yürüyordu Zehra Nine. Yüzünde vurgun izleri... Eskisi gibi, bir solukta gidemiyordu bu yolları. Çünkü çok şey değişmişti; kovulmuştu bu sefer! Yolun kenarında iğreti duran kocaman taşa bıraktı kırgın vücudunu, peştemalını hafif toplayarak. Sonra kırışık elleriyle yazmasını geri itti, terini sildi. Bir of çekti derinden, sonra uzaklara dikti bakışlarını. İşte, kızının evi görünüyordu. Maviş gözlerinde mavi umutlar belirdi, mavi umutlar bir noktada birleşti. İki oğlu, bir kızı vardı Zehra Nine’nin. Hayır hayır, aslında bir kızı vardı desek daha doğru olur! Ailesine her şeyi sığdıran ama bir tek annesini sığdıramayan evlat varsın yok olsundu... O oğullarından hangisine giderse evde kavgalar bitmezdi. O, her kavga sonrası biricik kızına giderdi gözleri yaşlı. Biricik kızı onun kulağına “Ağlama, ben bakacağım sana” diyordu her seferinde. O zaman ağlamıyordu yaşlı kadın. İki-üç hafta sonra ‘pişman olmuşlardır’ diyerek, tekrar gidiyordu Zehra Nine. Onları kucaklamak, affetmek istiyordu aslında. Biricik kızı ‘gitme’ diyordu defalarca, gitme ama o, anneydi. Yaşlı gözlerinde mavi umutlarla gelir, mavi umutlarla giderdi hep. Kızı ‘gitme’ dedikçe O, susardı. Sonra kızına bakardı sessiz. Kızı her defasında şu kelimeleri okurdu onun güven veren gözündeki mavi umutlardan: “ Sevgi, sabırdır. Sevgi, şefkattır, katlanmaktır, ümit etmektir, dayanmaktır. Sevgi asla son bulmaz...” Elinden düşen değneğinin çıkardığı sesle hayallerinden ayrıldı Zehra Nine. Bu sefer terini değil, gözyaşlarını sildi kırışık elleriyle. Değneğini ve bohçasını alarak kalktı. Şimdi ne uzun geliyordu O’na bu yollar. Yorgundu, kırgındı. Eskisi gibi bir solukta gidemiyordu artık bu yolları. Çünkü çok şey değişmişti; bu sefer evde kavga olmamıştı, kovulmuştu!... Gözlerinde mavi umutlar da yoktu artık. Kalbi içten içe ağrıyordu, yorgundu, kırgındı yine de sevgi asla son bulmazdı; çünkü, ‘o anneydi...’ Mahalleye girerken söylenenler yine aynı şeydi: “Yine geldi. İki üç hafta sonra geldiği gibi gider” dediler. İki hafta, üç hafta derken üç ay oldu. O hiç gitmedi çünkü, ‘mavi umutlardan sonra, mavi bakışlar da sönmüştü...’ Mahalleliye “Allah rahmet eylesin” demek düştü sadece. Bu hazin bir veda idi... Nuray KARAYİĞİT / ÜNYE Bosna fatihinin ardından Elleriyle yonttu Bosna taşını Yurduna adadı vakur başını Bosna’da uçurdu vatan kuşunu Bosna dağlarını duman bürüdü Bilge adam şimdi Hak’ka yürüdü Tarihler yazdırdı bir bir ömür boyu Hazret-i Ömer’e benzerdi huyu Milleti temiz Müslüman soyu Gözlerime şimdi yaşlar bürüdü Mücahidim, rehberim Hak’ka yürüdü Hürriyet aşığıydı, düşmandı zulme Adalet dağıttı, kardeşti ilme Mostar’ı yıkıldı, kahroldu bu filme Zalimi yurdundan şiddetle sürdü Bilge kral gayri Hak’ka yürüdü Rahmetler dilerim Mevlâmdan sana Olmalı insanlar hep Haktan yana Cennet-i Alâ’da yer var bu cana Aşık KADİRİ / UŞAK Gözlerimi esir aldı Karadeniz Gözlerimi esir aldı deniz. Hayallerime zincir vurup Eski bir balıkçı kayığına sattı. Dudaklarım acı bir ayrılık şarkısı mırıldanıyordu. Kelimelerin ateşi ağzımı yakıyordu. Otobüsün tekerleği bozuk bir plak gibi Durmadan bestelerimi sarıyordu. Alevleri yüreğinde taşıyan insanlar gibi Sürekli yollara kızıyordum. Dostluklar bahara ermeden Ayrılık neden!... Geride kalan dostlarımı bulmak için Gözlerimle dağları kazıyordum Kızgın kızgın yüzüme bakıyordu yol “Ben aslında yokum, yol senin içinde “ diyordu. Kalp atışlarım bana yeni bir yol çiziyordu. Hey mercan kayaları! Hayallerimi satın alan balıkçıyı gördünüz mü? Vurgun mu yedi dediniz dalgalardan? Denizin yüzüne mi saçıldı umutlarım? Ya yakamozlar, Nasıl çaresiz kaldılar! Sinsi sinsi cama yaklaşıyordu akşam Çaktırmadan saçlarıma asılıyordu deniz. Yüzümü öpüyordu ay Ben gözlerine dalmıştım elimdeki kitabı bırakıp Bütün ışıkları sönmüştü otobüsün Bütün sesler kesilmişti. Hangi koltuğa baksam Herkes akşamı dinliyordu sessizce. Bütün kederlerimi sırt çantama doldurup Otobüsün bagajına koymuştum Yalnızlık sığmıyordu hiçbir çantaya Onu her zamanki gibi yüreğimde taşıyordum Kısık insan sesleri yolunu kaybetmiş kuşlar gibi Camlara vurup vurup düşüyordu. Ordu’nun dereleri uzayıp gidiyordu. Ordu’nun dereleri yukarı akmıyordu. Karadeniz dalgalarla düet yapıyordu: “Ordu’nun dereleri akmıyor yukarı, akmıyor Verdim seni ellere, Ordu üstüme kalkmıyor” Tepelerin ardında bir vadide yatıyordu benim köyüm Burnuma taze ekmek kokusu geliyordu ocak başından Gözlerime bakıyordu ürkek ürkek. Elindeki ekmeği saklayan kömür gözlü çocuk Gözlerim senin olsun ey Karadeniz! Yol verin yükselen Canik dağları! Yol verin ki, o çocuğun yanına gideyim. Yeniden o çocuk olayım Yılmaz İMANLIK
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT