BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İlk gün, ilk heyecan

İlk gün, ilk heyecan

Dün gece ilk teravihler kılındı, o mübârek gecenin hürmetine camiler, mescitler doldu taştı... Verilen ilk tekbir, 11 aydır bekleyen hassas kalpleri iyice yumuşattı, gözlerden süzülen yaşlar sel olup aktı...



Her ramazanın son gecesi yaşı biraz kemâle erenlerin içine bir burukluk doğurur. “gelecek ramazanı da görebilecek miyim?” endişesi sarar gönülleri... Öyle ya tam 11 ay beklemelidir 30 gecesi 30 bayram keyfi yaşatan bu mübâreği. Eskilerin deyimiyle şehr-i siyam, şehr-i i’tikâf ve şehr-i istiğfar her sene olduğu gibi geçen sene de pek memnun ayrılmış olacak ki yine 10 gün evvel bizleri şereflendirdi. İbadethânesinden kahvehanesine, sokağından sofrasına kadar bolluk, merhamet, neşe ve zenginliğin kaynağı olan bu aya hazırlıklar kimi evde günler öncesinden başladı. Eskiden Berat kandiliyle birlikte başlayan bu heyecanın sürmediğini söylemek pek gerçekçi olmasa gerek... On bir ayın sultanı diye anılan ramazan, her şeyden evvel boğaz ve mide ile alakalı olduğu için herkes gücü yettiğince ramazaniyelik nevalelerini evlerine yığdı. Ramazan gelir gelmesine ama bir de bu işin telâşesi vardır ki bu kısmı kadınlarla alâkalıdır. Ramazanda mönülerine yeni yeni şeyler eklemek için komşudan tarifler alma derdi başlar. Özellikle Doğu ve Güneydoğulu hanımlardan bol yağlı, biraz da masraflı tarifler bir tarafa not edilir, pastırmalı kıyma, içli köfte ve envai çeşit dolmalar o ramazanda görücüye çıkar. Daha mübârek ay gelmeden iftar davetlerine kimlerin çağırılacağı, kimlere gidileceği, nelerin ikram edileceği istişare edilip akıllara not edilir. Kur’an-ı Kerimler, İlmihaller, Yasin-ı Şerifler tozlu raflardan alınıp başköşeye konur. Birkaç ilave seccade, tesbih, takke alınır, misvakların uçları açılır, şöyle birkaç gün evvelden ilmihallerden oruç, sadaka, zekât ve teravih bahsi okunur. Velhasıl sadece kilerler değil, kalpler de bu mübârek aya hazırlanır. Elbette on bir ayın sultanı kirli, tozlu bir evde karşılanmaz. Bu temizlik öyle her Pazartesileri yapılan mutad temizlikler gibi de olmaz. Evin hemen her köşesi bir elden geçmek ister. Mutfak rafları, dolapları boşaltılır, silinir, temiz işlemeli örtüler serilir, yerleşti-rilir. Bardaklar, tabaklar, tepsiler, bakır şamdanlar ovulur ve parlatılır. Mutfak, banyo, camlar, halılar elden geçirilir, genelde hanımlar ramazanın ilk gününü yorgun, bitkin ve bezgin bakışlarla karşılar, ama ilk iftarın o uhrevi havası bütün yorgunluklarını unutturuverir onlara, iftar duasıyla ağızlara alınan ilk lokmaya kimi zaman göz pınarlarından duygu yüklü akan yaşlar katık olur. Bu telaşın diğer bir adresi olan ev reisleri de ayın sonunu getirme derdine düşer. Kimileri daha ramazan başlamadan erzaklarını biraz yüklü tutar, hem de ne yüklü... Peynirin çeşidi; beyazı, çayırı, kaşarı, kaşkavalı, dili, tulumu sepete atılır. Kol kol pastırmalar, kangal kangal sucuklar, vişne, çilek, kayısı, erik, ayva, portakal, incir gibi çeşit çeşit reçeller seçilir. İri taneli o baldo denen pirincin yanında bir de dolmalı pirinç raflardan alınır. Bulguru, nohudu, mercimeği, burgulu, fiyonk, çubuk, boncuk ve daha envai tür makarna istiflenir, yağın envai çeşidi de eklenir, araba dolar ama gözler doymaz. O gözler iftar sofrasında da doymak bilmez. Çorbanın yanında bir iki iftariyeliğin bizi keseceğinden emin olsak da sofranın her santimetre karesinin değerlendirme alışkanlığımız iftarda da kendini gösterir. Nedense iki cihân serveri Peygamber Efendimizin üç hurmayla iftar ettiklerini aklımızın ucundan bile geçmez, nefsimiz, dimağımızın önüne geçer hep. Eskiden Ramazan akşamlarının renkli âlemi, her akşam gökyüzünde ışıldayan mahyalardı. Öyle ki hilâlin görüldüğü gece mayhacıbaşı elindeki kandiliyle Süleymaniye Cami’nin mahyalarını yakar ve ramazanın geldiği bu şekilde halka duyurulurdu. Şundan birkaç sene öncesine kadar selâtin camileri, eski bir Osmanlı geleneği olan mahyalarla ışıl ışıl, nur gibi parlardı. Yüzyıllardır devam eden bu gelenek, yorgun minârelerin mahyalara dayanacak gücü kalmadığı gerekçesiyle yasaklandı. İlk gün acemiliği Evet ramazan başladı. Ülkenin dört bir yanından ramazan davulcuları birkaç kuruş kazanabilme derdiyle büyük şehirlere akın etti. Dün gece ilk teravihler kılındı, ilk gecenin hürmetine evin küçükleri bile uykulu gözlerle sahur sofrasında baş köşeye oturdu. O hasretle beklenen, belki de beklemesi en keyif veren ramazan pidesi için kuyruklara girildi. İlk orucun verdiği o sarhoşluk haliyle ele geçen bir fındık veya bir ermek kırıntısı ağızlara atıldı, sigara tiryakileri iftar vakti yaklaştıkça saatleriyle daha bir ilgilenir oldu, davulcular ilk günün heyecanıyla “Ramazan geldi hoş geldi” nidalarıyla tokmaklarını daha bir kuvvetli vurdu davuluna, Eyüp Sultan, Sultan Ahmed, Süleymâniye hınça hınç doldu, o mübârek türbelerde... Babalar teravihe o küçücük yavrularını da almadan gitmedi, verilen ilk tekbir, 11 aydan beri bekleyen hassas kalpleri iyice yumuşattı, gözlerden süzülen yaşlar sel olup aktı. Oruç yiyenlerin bile içleri pek rahat değildi, tedirgindi, öyle ya ramazan başlamıştı. Mübârek ay nihayet geldi Ramazan gelince, Kırkçeşme’de Sekbanbaşı İbrahim Ağa mahallesi Çıkmaz Terazi Sokağı’nın 2 numaralı evinde bir şenlik havası esmeye başlar, sokak kapısının tokmağı küfeli hamalların sert vuruşlarıyla günlerce güm güm öterdi. Aşçı ve hizmetçi hemen kapıya seğirtirler ve Balıkpazarı’nın en isimli, bakkallarından getirdikleri teneke teneke, sandık sandık, paket paket yiyecek maddelerini alır, hemen evin en üst katındaki kiler odasına taşırlardı. Bugün yerinde yeller esen bu ev benim doğduğun ve dokuz yaşıma kadar içinde büyüdüğüm evdi. Aşağıdan yukarıya kadar her tarafı, bütün sofaları, odaları, ikinci ve üçüncü kattaki iki salonu ile bir tablo gibi hayalimde daima yaşamaktadır. Çıkmaz Terazi Sokağı uzun, büyük bir sokaktı. Karşılıklı kafesli evlerin sonunda sağa sola iki yol daha açılır ve aradaki evlerin bitiminde de ya bir duvar, ya iki yanı bağlayan bir ev sokağı kapardı. Bu bakımdan ismine tam uygundu. Evin salonu, şark usulü döşenmişti ve ramazanlarda her gece iftar sofralarında misafirler burada ağırlanırdı. Ramazan hazırlığı için bu kiler odası tıka basa nelerle doldurulmazdı! Teneke teneke yağlar, peynirler, her tarafta meyve sandıkları, bunların iç,inde hurma sandıkları da var. İplere asılı kangal kangal sucuklar pastırmalar, renkli renkli kağıtlarla paketlenmiş güllaç hevenkleri sonra raflarda hacı Bekir’den alınmış 20-30 çeşit renk renk reçeller, kavanoz kavanoz turşular... İşte ramazan hazırlıkları başlayınca, bütün bir ev halkı büyük bir telaş ve uhrevi bir heyecanla ellerinden gelen yardıma koşarlardı. Bir taraftan ev baştan başa gıcır gıcır yıkanır, temizlenir, tencereler kalaycıya yollanır, hamur işleri için oklavalar ve unlar mutfağın bir köşesine konur, bardak, tabaklar, çatal, bıçak ve kaşıklar ovulur, eksikler varda yenileri ısmarlanır, sofra bezleri, peçeteler bembeyaz ütülenirdi. Bu arada benim kedim Mestan bile sanki bir fevkaladelik hisseder, evden daha uzaklaşırdı. İşte bir çok Türk evleri gibi benim çocukluk evimde de ramazana böyle hummalı bir hazırlıktan sonra karşılanırdı. Halit Fahri Ozansoy - 1920 Oruç kolesterole iyi gelir Ramazan boyunca Total kolesterolde değişik çalışmalarda değişik oranlarda olmak üzere (yüzde 7.9 ile yüzde 12.2 düşme gözlenmiştir. Kolesterol, bilindiği gibi kalp damarlarında tıkanmalara sebep olan bir kan yağıdır, düşmesi sağlık yönünden olumludur. Kolesterolü düşürmek için birçok ilaç kullanılmakta, bu ilaçlar ülkelere büyük maliyetler yüklemektedir. Kolesterolün özellikli olan iki şekil vardır. Bunlardan birisi kalp hastalıklarına karşı kişileri korur, HDL-kolesterol, değeri ise kalp damarlarında tıkanmalara sebep olan LDL-kolesterolüdür. Oruç tutanlarda değişik oranlarda HDL- kolesterolün arttığı (yüzde 12.96, yüzde 14.3, yüzde 30) LDL-K’ün ise (yüzde 11.7) azaldığı tespit edilmiştir. Trigliserid azalması ise bir çalışmada yüzde 30 olarak gösterilmiştir. Trigliserid yağların depo şeklidir. Trigliserid miktarının artmış olması kroner hastalıkların riskini arttırır. Bu sonuçlara göre hiperlipidemili (kan yağları yüksek olan) şahısların oruç tutmaları onlar için sağlık kazanma sebebidir. Fetvalarını yanına aldı Kanuni Sultan Süleyman, Allah’ın huzuruna yüzü ak çıkmak, O’nun rızasına aykırı bir iş yapmadığını belgelemek istiyordu. Büyük Osmanlı Hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’a “Kanunî” lakabının hak ve adalet konusundaki titizliği dolayısıyla verildiği malumdur Bu büyük hükümdarın ölümüne bağlı olarak yerine geti-rilmesini istediği bir vasiyeti vardı Bu vasiyet, içinde ne olduğunu kendisinden başka kimsenin bilmediği 25 cm2 büyüklüğünde küçük bir sandığın ölümü halinde mezarda yanına konmasıydı Hayatı seferlerde geçen, seferdeyken ölen Kanuni İstanbul’a getirilince derhal defin işlemlerine başlandı ve bu vasiyet de hatırlandı Sandık meydana çıkarıldı ve hazır tutuldu Büyük hükümdarın cenaze töreninde şüphesiz sadrazamından şeyhülislamına bütün devletliler mevcuttu. Dönemin en büyük din bilgini ve şeyhülislamı Ebussuud Efendi’ye Kanuni’nin anıldığı şekilde bir vasiyeti bulunduğu, fikrini almak bakımından söylendi Ebussuud Efendi “Zinhar böyle bir vasiyeti yerine getirmeyesiz, dini mübine (İslâm’a) uymaz’ dedi Ebussuud Efendi bir şey söylüyorsa orada durmak gerekirdi. Konunun en büyük otoritesiydi. Nihayet üzerinde diğer görüşler de alındıktan sonra vasiyetin yerine getirilmemesi kararlaştırıldı. Küçük sandık mezara konulmadı ama içinde ne vardı, dünyanın en büyük hükümdarının mezarına konmasını istediği şey neydi? Herkesi bunun merakı sarmıştı. Bu vasiyet yerine getirilmediğine göre sandık açılmalıydı. Nitekim öyle yapıldı. Kutu ehil bir el tarafından açıldı. Bir de ne görülsün, içi, Kanuni’nin yapacağı işlerin, vereceği kararların dine uygun olup olmadığı hakkında şeyhülislama sorduğu sorulara aldığı cevaplar demek olan “fetva”larla dolu idi. Kanuni, Allah’ın huzuruna yüzü ak çıkmak, O’nun rızasına aykırı bir iş yapmadığını belgelemek istiyordu. Devrin en büyük bilgini Ebussuud Efendi bu olay karşısında, “Hey büyük sultan, sen Allah katında kendini temize çıkardın, mes’uliyeti bize yıktın, biz nasıl bunun altından kalkacağız bakalım?” demekten kendini alamamıştı. Anladık ramazan başlamış Ramazan hilali görülmeyince oruç tutmanın caiz olmayacağını bilen bir tiryaki , hilali görmemek için evinin pencerelerini kapayıp perdeleri de sımsıkı örter: geceleri mahalle kahvesine giderken de başını önüne eğermiş, nasılsa bir su birikintisi içinde hilalin aksini görünce ürkerek şöyle demiş: - Hey mübarek! Gözüme mi gireceksin? Anladık işte ramazan başlamış!...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT