BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Asâyîş berkemâl

Asâyîş berkemâl

Osmanlı’da hırsızlık, uğursuzluk gibi vakalar son derece nadirdir. Namaz saatlerinde dükkan kapıları açık bırakıldığı ve geceleri evlerin kapıları alelâde bir mandalla kapatıldığı halde, hemen hemen hiç hırsızlık vakası bile olmaz.



Osmanlı toprakları, en geniş olduğu dönemde neredeyse Amerika kıtası kadar geniş bir alanı kapsıyordu. Bu büyük coğrafya, otuzdan fazla milleti ve üç ilahi dinin merkezlerini üzerinde barındırıyordu. Balkanlar, Kafkasya veya Ortadoğu gibi, bugün her biri ayrı ayrı siyasi parçalanmışlığı ve uzlaşmazlığı ifade eden bölgeler, o dönemde tesis edilen barışın birer kalesi oldular. Daha ötesi, böylesine karışık etnik ve dini yapısına rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nda herhangi bir “Medeniyetler Çatışması” gerçekleşmedi. İmparatorluğun sınırları içinde kurulan barış ortamından, 600 yıllık hakimiyet dönemi Osmanlıya “cihan devleti” unvanını kazandırmıştı. İşte o dev Osmanlı ülkesi bütün bu mükemmeliyetlerin yanında huzur ve gevenliği ile de örnek teşkil etti. O dönemler zabıta vukuatları pek nadir olurdu. Meydana gelen olayların da müsebbibi genel olarak Hıristiyan unsurlar ve Rumlardı. 17. Asırdan 19. Asrın sonuna kadar olan dönemde Osmanlı’ya gelen ve uzun yıllar burada görev yapan seyyahların anıları bu konu hakkında önemli mesajlar veriyor. Önce Üçüncü Ahmed devrinde Osmanlı’ya iltica ederek Osmanlı hizmetine girmiş olan Fransız generali Comte de Bonneval’in 1740 yılında yazmış olduğu “Anesdotes venitiennes et turques ou nouveaux memories du comte de Bonneval” isimli eserine göz atalım: “Haksızlık, mürâbahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında adeta meçhul cinayetlerdir. Hâsılı ister vicdani bir akideden, ister ceza korkusundan mütevellid olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluğuna hayran kalır. Bu memlekette yaşayan Hıristiyanlar ve bilhassa Rumlar öyle değillerdir; sık sık çarptırıldıkları cezalara rağmen bunlar Hıristiyanlığın safvetini ihlâl eden bir ahlaksızlık içinde yaşarlar. Türk Adliyesinin salâhiyyet dairesine dahil olmayan Frenklere gelince, ben kendimi onların harekâtı hakkında mutlak bir sûkut ile mükellef biliyorum: Bu mevzunun tedkiki pek eğlenceli olabilirse de, o hususta ağız açmamayı tercih ediyorum...” A. Bayer ismindeki Fransiz doktoru İstanbul’da yıllarca kalıp çok ciddi araştırmalarda bulunduktan sonra “Neuf annees a Constantinople” isminde iki ciltlik bir eser neşretmişti. 1836 yılında çıkan bu kıymetli eserde yer alan ibareler hayli ilginçtir: “Kur’an, daima kardeşçe geçinilmesini tavsiye etmekle, az yemeğe kanaat düsturunu koymakla, şarap vesair müskirat gibi insanı baştan çıkaran içkileri ve her türlü hava oyunları men etmekle, kadınların evlerinde oturmalarını ve sokağa örtülü çıkmalarını emretmekle cemiyet hayatı için meş’um olan bu temâyülleri mümkün olduğu kadar imhâ etmiştir. İşte bundan dolayı İstanbul’un en hareketli sokaklarıyle en hareketli mahalleri gündüz az gürültülü olur ve güneş battıktan sonra da derin bir ıssızlık içinde kalır. Müslüman bir Türk’ün diğer bir Müslüman Türk’e hiddetle baktığı nadir görülür; fakat küfrettiği, yakasına yapıştığı, dayak attığı hiç görülmez. İhtiyarlığın eski kahramanlık çağlarında haiz olduğu nüfuz ve tesir Müslüman Türkler arasında hâlâ berdevam olduğu için, ak sakallı bir ihtiyar öyle bir galeyanı birkaç atasözü ve bir iki âyet irâdiyle derhal teskin edip rezalete nihayet verebilir. Avrupa’nın bazı payitahtlarında çok büyük polis kuvvetleri bulunduğu halde cinayetleri önleyip canileri yakalamaya kâfi gelmemesine mukabil, İstanbul’da polisin hemen hiçbir işi yok gibidir.” İstanbul’da birkaç sene kalan A. Ubicini’nin 1855 yılında kaleme aldığı “La Turquie actuelle” isimli eserinde benzer cümlelere rastlanır: Kapılara kilit gerekmez Yankesicilik, dolandırıcılık, anahtar uydurma, kırıcılıkla çalma, pencereden girme vesair süretle yapılan hırsızlıklara gelince, işte o gibi vakalar son derece nadirdir. Bu muazzam payitahtta dükkancı herkesçe malum olam namaz saatlerinde dükkanını açık bırakıp gittiği ve geceleri evlerin kapıları alelâde bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vak’ası bile olmaz. Ahâlisi sırf Hıristiyanlardan mürekkep olan Galata ve Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinâyet vak’alarının duyulmadığı gün yoktur. Son zamanlarda Daily News gazetesinde neşredilen mektubunda bir İngiliz seyyahın anlattığı şu menkıbeyi lütfen dinleyin: Bugün kendi eşyamla yol arkadaşım olan eski bir Macar zâbitin eşyasını nakletmek üzere bir köylünün yük arabasını kiraladım. Sandıklar, portmantolar, denkerl, paltolari kürkler, atkılar hep açıktaydı. Bu sırada bir Türk bana refâkat teklifinde bulundu. Köylü de öküzlerini koşumdan çıkarıp bizim bütün eşyamızla beraber sokağın ortasına bıraktı. Ben onun uzaklaştığını görünce: - Burada birisi kalmalı! Dedim. Yanımdaki Türk hayretle sordu. - Niçin? - Eşyalarımızı beklemek için. Müslüman Türk şu cevabı verdi: - Aaa! Ne lüzum var. Eşyalarınız bir hafta gece gündüz burada kalsa bile dokunan olmaz. Ben bu sözü kabul ettim ve avdetimle birlikte herşeyi yerli yerinde buldum. Şu noktayı da unutmamalı ki, o sırada İslam askerleri mütemâdiyen gelip geçmekteydi... Bu vak’a bütün Londra kiliselerinin kürsülerinden Hıristiyanlara ilân edilmelidir; içlerinden bazıları rüyâ gördüklerini zannedeceklerdir: Artık uykudan uyansınlar!” Bir çift kundura Onyedinci asır başlarında Dalmaçya’da Nadin kasabasında sancak beyinin ahırında uşak olarak çalışan on üç yaşında bir çocuk vardı. Herkes tarafından horlanan bu kimsesiz çocuğa bir gün bir dul kadın acımış ve çıplak ayaklarına, kocasından kalmış kocaman bir çift partal kundura giydirmişti. Nadin’den bir vazife ile bir kapıcıbaşı geçti. Sancak beyinin konağında misafir oldu ve küçük ahır uşağının zekâ ile parlayan gözleri ve kir tabakaları altında kaybolmuş güzelliği nazarı dikkatini çekti, çocuğu yıkatıp temizlettikten sonra alıp İstanbul’a getirdi. Saraya verdi. Enderunu Hümâyun çocukları arasına katılan çocuğa güzelliğinden ötürü Yusuf adı konuldu. Nadinli Yusuf kısa bir zamanda yükseldi. Kaptan paşa oldu. Bir gün Nadin’e kaptan paşanın bir adamı geldi ve sancak beyine mühürlü bir meşin torba verdi, bir mektupta da şunlar yazılıydı: “Falân yerde oturan Marya isminde bir dul kadın vardır; bu torba, eğer sağ ise, sancak beyinin ve Nadin kadısının huzurunda o dul kadına verilecektir ve bir senet tanzim edilip bana gönderilecektir.” Kadın sağ idi, çok fakir düşmüş bulunuyordu. Kadının ve sancak beyinin huzurunda kaptan paşanın torbası kendisine teslim edildi. Torbanın içinde bir çift kocaman partal kundura vardı ve içleri altın ile doldurulmuştu. Yusuf Paşa kısa bir de mektup yazmıştı: “Anacığım, diyordu, bir kış günü donmuş çıplak ayaklarına bu kunduraları giydirdiğin kimsesiz çocuk, ölünceye kadar seni unutmayacaktır.” Kalp rahatsızlığı geçirenler azalır Ramazanda iftar vaktinde aşırı yemek yemek ve sahurda gece vakti yemek yiyerek yatmanın koroner kalp hastalıklarının ortaya çıkmasına, kalp enfarktüslerine sebep olduğu kanaati yanlıştır. Oruç kalp enfarktüslerinin artışına düşünüldüğü gibi sebep olmamaktadır. Ramazan ayında aksine koroner kalp hastalığı ile ilgili hastanelere müracaat eden hastaların sayısında azalma vardır. Kalp enfarktüsü sonrası ölüm oranlarının da azaldığı görülmüştür. Oruç esnasında metabolizmanın yavaşlanması kalbin yükünü azaltır, ancak kalbin fazla enerji üreten yakıtı temini daha kolaylaşmıştır. Yani oruç esnasında kalp daha fazla enerji üretebildiği halde daha az yükle karşı karşıyadır. Kalp ritim bozukluğu olanların ve kalp yetmezliğinde bulunan hastaların oruçla daha rahat oldukları gözlenmiştir. Lâtife-i ramazan Her daim seferi Adamın birini oruç yerken yakalamışlar, İstanbul Kadısının huzuruna çıkarmışlar. O zamanlar oruç yemek büyük suç, cezası da çok ağırmış. Kadı efendi hışımla bağırmış: - Zındık herif!... Niçin oruç yiyorsun? Adam büyük bir sükunetle cevap vermiş: - Efendi Hazretleri.. Seferiyim.. Seferi olanlara oruç farz değildir ki!.. Mahalle sakinleri hemen itiraz etmişler: Hayır Kadı efendi, otuz senedir bizim mahallemizde oturur, bir kere mukim olduğunu görmedik bre zındığın. Hilâl görününce davul gümbürder Her zaferlerin, şenlikleri davulu! Hey yüzyıllarca serhat boylarında, Tuna kıyılarında, Viyana katılarında gürleyen! Her Anadolu’da ve Rumeli’de hâlâ düğünlerde gelin alayının önünde, ya arabada, ya bir atın üstündeki, diz kapaklarına kadar yüzü ve endamı örtülü, fakat yüreği şafak aydınlığı ile dolu parmakları kınalı her taze gelini götüren! Hey mehterlerin elinde çoşkun bir deniz gibi gürleyen, hey pehlivanlar güreşirken gümbür gümbür öten! Bayramlarda, seyranlarda kara yağız, burma bıyıklı ceylan gibi çevik, selvi boylu yiğit delikanlılara halay çektiren davul hey! Ve sen, Bizi vecde, niyaza, taata çağıran davul sesi! Hey ramazan davulu! Sen hâlâ, yurdumuzun her yanında uğul uğul uğulduyorsun. Bugün İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in içinden duyulmazsan da, kenar mahallerinden ve köylerinden yankılar uyandırıyorsun ya, ne mutlu bize! Ne hoş o gelenek! Eski İstanbul, ramazan bu davulun sesi ile karşılanırdı. Şeyh’ül İslam kapısında, İstanbul kadısının önünde, yüksek bir yerden yahut bir minâreden ilk defa hilâli gören bir gözcü bu gözlemini iki şahit önünde ispat eder, ondan sonra ramazan ilân olunurdu. Bu gün rasathâne bunu tespite yeter. Fakat davul?.. Ne şevk, ne çümbüştü, bir zamanlar, o ilk ramazan akşamı! Mahallelerde bekçi babanın tokmağı davulunu gümbürdetmeye başlayınca Rüyel-i Hilâl deyimi ile ay görünmüş demekti. Bu müjde bütün İstanbul’a dalga dalga yayılırdı. Bekçi babanın davulu indirdiği her tokmakla evlerin kapıları açılır, her yaşta çocuklar, pencerelerden annelerin “çok uzağa gitme” tenbihleri arasında bekçinin arkasına takılırdı. O neşe, dille anlatılamayacak kadar ulu bir anam taşır, masumların sevinçli haykırışları içinde mübârek ay bütün gönüllere sonsuz bir ferah verirdi. İslâm ülkeleri için bu, ne büyük bir mutluluk, bir huzurdu! Hemen o geceden itibaren iftar sofraları kurulur ve iftardan sonra camiler ve mescidlere teravihe giden müminlerle dolardı. Halit Fahri Ozansoy - 1920 Malzemeler: 500 gr Kuzu Eti (kemikli), 1 Su Bardağı Un, 1 Su Bardağı Yoğurt, 2 Adet Yumurta, 2 Yemek Kaşığı Margarin, soğan, yeteri kadar tuz, karabiber, kırmızı pul biber Yapılışı: Soğanı hafifçe öldürüp içine etleri atın. Bir çay bardağı su ile etleri orta ısılı ateşte pişirin. Pişen etleri ayırıp üzerine karabiber ve kırmızı pul biber gezdirin. Bir kapta yoğurt, yumurta ve unu top top olmaması için iyice çırpın. İçerisine et suyunu ilave edip tekrar karıştırın. Yapmış olduğunuz bu karışımı etlerin üzerine düzgünce dökün. Üzeri kızarıncaya kadar orta ısılı fırında pişirin.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 109330
    % -0.31
  • 3.867
    % -0.62
  • 4.5554
    % -0.6
  • 5.158
    % -1.19
  • 156.209
    % -0.25
 
 
 
 
 
KAPAT