BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İstanbul’un cennet taşları

İstanbul’un cennet taşları

Hacer-ül esved’i görmek, hele el sürmek her Müslümana nasip olmaz. Halbuki Sokullu Mehmed Paşa Camii ile Süleymaniye Camii’ndeki Kanun-i Sultan Süleyman Han’ın türbesinde bu nurlu taşları görmek, hatta el sürmek mümkün.



Adem aleyhisselâmın Cennet’ten ayrılıp, yeryüzüne (Hindistan’daki Serendip Adası’na) indirilmesinden sonra ziyâret ettiği ilk hâne Kâbe’dir. Rivayete göre Adem aleyhisselâm Cennet’ten dünyaya indirilince, meleklerin seslerini ve tesbihlerini işitemez olmuştur. Bu hâlinden yakınarak, Allahü teâlâya yalvarır. Allahü teâlâ, melekler vasıtasıyla bir beyt (ev) indirir. Bu beyt, Cennet yakutlarından bir yakut olup, parıl parıl parlıyordur. İndirilen bu beytin biri doğu, diğeri batı olmak üzere iki kapısı vardır. Üzerinde Cennet’ten kandiller pırıl pırıl parlar. O hane, bugün Kâbe’nin bulunduğu yere indirilir. Allahü teâlâ; “Ey Adem, senin için bir hâne (ev) gönderdim. Arşın etrafını tavâf ettiğin gibi, bunun etrafını da tavâf eyle! Arşın çevresinde namaz kıldığın gibi, bunun etrafında da namaz kıl!” buyurur. Hacer-ül-esved de bu beytle beraber gönderilir. Bu taş, yeryüzüne ilk indirildiğinde beyazdır ancak cahiliye zamanında, günahkar kişilerin ve hayızlı kadınların dokunmasıyla siyaha dönüşür ve bundan dolayı ismine Hacer-ül-esved, yani siyah taş denilir. Tufan olacağı zaman Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâma Hacer-ül-esved’i Ebû Kubeys Dağı’nda saklamasını ve tufandan kurtulmasını emreder. Aradan yıllar geçer ve İbrâhim aleyhisselâm, Allahü teâlânın emriyle Kâbe-i muazzamayı yapmak için Mekke’ye gider. Oğlu İsmâil aleyhisselâmı ve Hacer vâlidemizi yıllar önce oraya bırakmıştır. Hazret-i İbrâhim, oğlu İsmail aleyhisselâm ile Zemzem kuyusunun başında karşılaşırlar. Senelerdir hiç görüşemeyen baba-oğul, sevinçle birbirlerine sarılıp hasret giderir. Zemzem kuyusunun başında oturdukları zaman İbrahim aleyhisselâm; “Ey İsmail! Allahü teâlâ, bana kendi zâtı için bir beyt yapmamı emrediyor. Sen de yardım eder misin?” buyurur. İsmâil aleyhisselâm da; “Elbette yardım ederim.” diye cevap verir. İbrahim aleyhisselâm; “Yâ Rabbî! Kâbe’yi nerede yapayım?” diye suâl eder. Cenâb-ı Hak; “Biz sana onun yerini göstereceğiz.” buyurur. Bir rivâyete göre Kâbe’nin yerini Cebrâil aleyhisselâm gösterir. Böylece İbrahim aleyhisselâm, oğlu İsmail ile birlikte temel kazmaya başlar ve Adem aleyhisselâm zamanında kazılan temeli bulurlar. İşte bu yer Kâbe’nin inşâ edildiği yerdir. Cebrâil aleyhisselâmın tarifine göre İbrahim aleyhisselâm, binayı İsmâil aleyhisselâmın getirdiği taşlarla yapıyordur. Binanın yapımında, melekler, taş getirmede İsmail aleyhisselâma yardım ederler. Sıra Hacer-ül-esved’e gelince İbrahim aleyhisselâm; “Ey İsmail! İyi bir taş getir ki, hacılara işaret olsun!” buyurur. İsmail aleyhisselâm bir taş getirir. İbrahim aleyhisselâm; “Bundan daha iyi bir taş getir.” deyince, Ebû Kubeys dağından; “Cebrâil aleyhisselâm tufanda bana bir taş emanet etti. Gel onu al!” diye bir ses işitir. Bunun üzerine Hacer-ül-esved taşı, Ebû Kubeys dağından alınıp, Kâbe’deki yerine yerleştirilir. Böylece Beyt-ül-Ma’mûr’un tam altına gelecek şekilde yeryüzünde de Beytullah, yani Kâbe-i muazzama inşa edilmiş olur. Hacer-ül-esved, asırlardan beri Müslümanların hürmet ve tâzim gösterdiği mukaddes bir taştır. Onun korunması için her türlü ihtimâm gösterilir. Osmanlı pâdişâhlarının, başta Mekke ve Medîne olmak üzere mukaddes beldelere ve mukaddes emanetlere gösterdiği ihtimamlar ve yaptıkları hizmetler sayılamayacak kadar çoktur. Denilebilir ki, Asr-ı saâdetten sonra Kâbe’ye yapılan en büyük hizmetler, Osmanlılar zamanında olur. Kâbe’nin örtüsünün her sene değiştirilmesi, duvarlarına altın olukların yapılması ve Kâbe binasının temellerine kadar inilerek yeniden inşası, mecburiyet hasıl olunca Hacer-ül-esved’in daha önceki gümüş muhâfazasının da değiştirilmesi hep Osmanlı sultanlarının hizmetidir. Halen Hacer-ül-esved’i çerçeveleyen gümüş muhafaza, Sultan Abdülmecid Han tarafından yaptırılmıştır. Hacılar tavafa, Kâbe’nin doğu tarafındaki duvarın bir buçuk metre yüksekliğine yerleştirilen ve çapı 30 santimetre olan Hacer-ül-esved’in bulunduğu köşeden başlarlar. Uzaktan uzağa ona istilam eder yani ellerini kaldırıp “Bismillahi Allahükber” derler. Çünkü ona yaklaşmak, hele el sürmek neredeyse imkânsızdır. O mübâreğin kendisine mahsus bir kokusu vardır ki; elin veya herhangi bir eşyanın ona sürülmesi halinde, bu koku uzun zaman hissedilir. Velhasıl Mekke-i Mükerreme’ye ve Kâbe-i şerife ulaşmak mümkündür ama Hacer-ül-esved’e dokunmak hayli zordur. Ancak bu mübârek taşı İstanbul’da görmek, hatta dokunmak mümkündür. İstanbullunun pek azı bundan haberdar olsa da iki ayrı mekânda bu mübârek taş yıllardan beri bekler. Kabe-i Muazzama’da bulunan Hacer-ül-esved, Osmanlı zamanında koruma altına alınmak maksadıyla çevresine muhafaza altına alınır. Bilindiği kadarıyla bu sırada çevresinden kopan parçalar İstanbul’a getirilir. 1571 senesinde Osmanlı sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa zevcesi Sultan II. Selim’in kızı İsmihan Sultan’ın adına bir cami inşa ettirir. Mimar Sinan tarafından yapılan Sokollu Mehmet Paşa Camii’nin giriş kapısı üzerindeki mermer taşların ortasına, mihrabın üst kısmına, minbere giriş kapısının üzerine ve mimber kubbesinin altına, altın çerçeve ile kaplı bir şekilde Hacer-ül-esved’in parçaları yerleştirilir. Hacer-ül-esved’in diğer bir parçası ise Süleymaniye Camii’ndeki Kanun-i Sultan Süleyman Han’ın türbesinin giriş kapısının üstündeki saçağın altına konur. Ne yazık ki İstanbullu bundan bihaberdir. Oruç şifa vasıtasıdır Erzurum Tıp Fakültesi Biyokimya Bölümü’nde oruç tutanlar üzerinde yapılan bir araştırma da ilmi olarak orucun faydalarını ortaya koymuştur. Tıp Fakültesi Biyokimya Bölümü Başkanı Prof. Dr. Münip Yeğin, 140 oruçlu üzerinde yaptığı araştırmanın sonuçlarını şöyle açıklamıştır: “Araştırmamız tamamen müsbet ilim usulleriyle yapılmıştır. Oruçta bir fizyolojik açlık, yani hakiki açlık tablosuna rastlanmadı. Oruçta yağ depolarının harekete geçirilmesiyle lipid katopolizmasının fizyolojik sınırlar içinde düatlenmiş olduğu düşünülebilir. Bu sayede de damar sertliğine sebep olan arteriosklerozun teşekkül etme ihtimali azalmaktadır. Oruç 20. asrın arterioskleroz ve ona eşlik eden kolesterol yüksekliği, hipertansiyon, angina pekrotis, enfarktüsler ve bazı böbrek rahatsızlıkları gibi zenginlik ve refah hastalıklarına yakalanmamak için, en mükemmel bir tıbbi prolaksi veya sağlık kazanma egzersizidir. Oruç, bazı nadir hastalıklar dışındaki durumlarda, önemli bir şifa vasıtasıdır.” Yıldız Sarayı’nda Hristiyan talebe Abdülhamit mutfağında o kadar çok yemek pişirilirdi ki, yalnız bir tek Yıldız Sarayı değil, iki Yıldız Sarayı halkını da doyurur derlerdi. Bu fazla yemeklerin tabla tabla Beşiktaş’ta ucuz fiyatla evlere satıldığı da o zaman herkesin bildiği bir hakikatti. Bundan az gelirli ailelerin çok memnun olduğuna da şüphe yoktu. Padişahın ramazandan başka aylardaki resmi ziyafetleri ve ramazandaki iftarları da halk arasında ballandıra ballandıra anlatılırdı. Mekteb-i Sultani’de son sınıf talebesi iken, bir akşam, bir muavinin nezaretinde, arkadaşlarımla beraber Yıldız Sarayı’ndaki bir iftara gideceğimizi duyduk. Bunu bize gündüz haber vermişlerdi. Akşamı iple çekiyorduk. Şaka değil, ziyafet vardı. Bir aralık Hristiyan arkadaşlardan biri bahçede yanıma geldi. İftarı işitmiş, beni de götürün diyordu. Yahu, nasıl olur, dedim. Müslüman talebeleri çağırmışlar. Ben aranıza sokulurum, sarayda da ağzımı açmam, kimse de anlamaz! dedi ve uzaklaştı. Akşama doğru bizi toparlayıp yola çıkarırlarken, baktım, bu antika oğlan da gizlice aramıza katılmamış mı? Bir şey diyemedim... Aksi gibi yanımıza verdikleri yeni muavin de bu Hristiyan veledinin kim olduğunu bilmiyordu. Biz sınıfça hep gülüşüyorduk, ama muavin bunun sebebini neşemize veriyordu. Nihayet Yıldız Sarayı’na gittik. Bizi bir köşkün alt katında bir sofraya oturttular. Yedik, içtik. Üstümüzdeki katta da bizden evvel gitmiş olan müdür ve başmuavin ile hocalar iftar ediyorlarmış. Sofradan kalktık. Bekleyin dediler. Biraz sonra, yukarıda teravih namazına durulacağını, buraya da bir imam efendinin geleceğini bildirdiler. Öp babanın elini! Ben bunu hiç düşünmemiştim. Şaşırmıştım. Bizim tufeyli Hristiyan arkadaş da namaz sözünü duyar duymaz titremeye başlamıştı. Dedim ki: -Namazda ben ne yaparsam, sen de beni, taklit edersin, sonra hiç bana bakmadan cemaatle beraber eğilir, kalkarsın -Peki! diye sevindi. Biraz sonra beklenen imam efendi geldi ve teravih namazına durduk. Hristiyan oğluna müthiş içerlemiştim. Aynı zamanda muzipliğim de tuttu. Namaza başlamadan kolumu bir kere kaldırıp indirdim. “Hep böyle yapacaksın, ama bana bakmayacaksın” dedim. Dediğimi de yaptı. Bu hareketle kolunu bir denedi. En arka safın başında namaza durmuştuk. Ben namazımı bozmamak için ona bakmıyordum. Ne önümdeki safta olanlar, ne de bizin sıradakiler bu işin farkına varmışlar. Esasen güzel bir iftar ettikleri için onunla meşgul de değillerdi. Yalnız namazdan sonra garip oğlanın kolunu oğuşturmasından epey kuvvetli bir kol hareketini tekrarlayıp durduğunu anlamıştım. Halit Fahri Ozansoy- 1920 Hazret-i Ömer’in adaleti Ashab’tan Abdurrahman bin Avf, Hazret-i Ömer halife iken onu makamında ziyarete gelmişti. Selâm verip müsait bir yere oturdu. Hazret-i Ömer kendisiyle hiç meşgul olmuyor, hatta selâmını bile almıyordu. Hayretle neticeyi beklerken, Hazret-i Ömer, işini bitirdikten sonra yanan mumu söndürdü; aynı onun gibi başka bir mum yaktıktan sonra: “Ve aleyküm selâm” deyip selâmını aldı. Ve konuşmaya başladılar. Abdurrahman bin Avf Hazretleri, Hazret-i Ömer’e niçin o mumu söndürüp başkasını yaktıktan sonra kendisiyle meşgul olmaya başladığını sormuştu. Hazret-i Ömer: -Ya Abdurrahman; evvelki mum devletin hazinesinden alınmış mumdu. O yanarken şahsî işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mes’ul olurdum. Seninle devlet işi konuşmayacağımız için kendi cebimden almış olduğum mumu yaktım, ondan sonra seninle meşgul olmaya başladım, deyince Abdurrahman bin Avf Hazretlerinin gözleri yaşarmıştı. Ellerini kaldırarak şöyle dua etti: -Ya Rabbi! Hattab oğlu Ömer’i bizim başımızdan eksik etme! Farz ile sünnet Müslümanlıkta yapılması farz olan şeyler vardır ki mutlaka yapılmalıdır. Sünnet olanlar ise zaruret halinde yapılmayabilir. Mesela ramazanda oruç tutmak farz, sahur yemeği ise sünnetdir. Bir adam, ramazanda oruç tutmadığı halde sahur yemeği yermiş. Bir gece karısı ‘Canım efendi! Oruç tutmuyorsun, niçin sahur yiyorsun?’ deyince: Maşallah! Farzı terkettiğim elvermedi de bir de sünneti mi terkedeyim! demiş. Ramazan kıyması Malzemeler: 500 gr orta yağlı kıyma, 400 gr ince kıyılmış ıspanak, maydanoz, 2 yemek kaşığı margarin, tuz, karabiber, 1 yemek kaşığı salça, 2 adet domates, 1 soğan, üzeri için 4 adet yumurta Yapılışı: Yayvan bir tencereye soğanı ve yağı koyup kavurun. İçine kıymayı ilave edin. Salça ile domatesi birlikte pişirin. Maydanoz ve ıspanağı ilave edin. Tuzunu ve baharatını ekleyip ağzını kapatın. Suyunu çekene kadar pişirin. Üzerine çırpılmış yumurta ekleyin. Kapağını kapatın. Sıcak olarak servise sunun.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 107202
    % 0.35
  • 3.5161
    % -0.05
  • 4.128
    % -0.07
  • 4.518
    % -0.41
  • 145.919
    % -0.07
 
 
 
 
 
KAPAT