BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Şefkat müesseseleri

Şefkat müesseseleri

Ahiret inancını aklından çıkarmayan Osmanlı, ölümünden sonra da devam edecek sevaba önem vermiş, “ebedî hayır” olan vakıfları ayakta tutmayı başarmıştı



Toplum hayatında birey; sosyal dayanışmaya, sosyal yardımlaşmaya ve güvenliğe ihtiyaç duyacak fıtrattadır. Bu yüzden insanlık tarihinin en eski devirlerinden bu yana toplumların kendi yapıları içinde, o topluma mensup kişilerin sosyal yardım, sosyal dayanışma, sosyal güvenlik ihtiyaçlarını giderecek müesseseler oluşturmaya çalıştıkları bir gerçektir. Ancak İslam tarihi hariç, tarihin hiçbir devresinde tam anlamıyla ve layıkıyla yukarıda saydığımız ihtiyaçları karşılayacak müesseselerin organizasyonuna gidilmemiştir. İslam devletlerinde ise şefkat müesseseleri diyebileceğimiz vakıflar; toplumsal, ekonomik ve kültürel alanlara yayılmış ve fonksiyonları itibari ile insan ve sosyal hayatın tüm cephelerini kuşatmıştır. O kadar ki, birçok İslam devletinde ve özellikle de Osmanlılar devrinde vakıflar sayesinde ihtiyaç sahibi yoksul bir şahıs vakıf bir yerde doğar, vakıf beşikte uyur, vakıf mallarından yer içer, vakıf kitaplardan okur, vakıf bir medresede hocalık eder, vakıf idaresinden ücretini alır ve öldüğü zaman vakıf bir tabuta konur, vakıf bir mezarlığa gömülürdü. Vakıf, kamunun ihtiyaç duyduğu bir hizmetin gerçekleştirilmesi için, kişisel servetin bir bölümünün Allah’ın mülkü hükmünde o amaca tahsis edilmesiydi. Vakfın kuruluşunun tamamlanmasıyla vakfedilen mal, hukukun öngördüğü şartlar yerine getirilmeden, satılması, satın alınması, zimmete geçirilmesi, gasp edilmesi, miras olunması, üzerine gecekondu yapılması ve hatta bir başkasına hibe edilmesi mümkün olmayan Hakkullah haline gelmişti. Dünya durduğu ve onun üzerinde sadece insanlar değil, diğer canlılar mevcut olduğu müddetçe sürekli bir şekilde hizmete devam edecekti. Servetine vakıf malı karışan insanın, malının bereketinin kaçacağına inanmıştı. Ecdat kul hakkına girdiği için, ‘’velayet’’ ‘’vasiyet’’ ve “vakfı” kastederek; ‘’İtteku’l-voveyn’’; “şu üç ‘’vov’dan sakınınız denmişti. Bu, vakıf kurucularının insanı iliklerine kadar titreten beddualarıydı. Bu söz konusu vakfiyelerden biri aynen şöyleydi: “Bir nice zaman sonra, her kim ki, bir gün vakfı tahrif, tebdil, tagyir ve taklil cihetine meyl ve sülük eder ise, yerleri; gökleri ve bizleri yoktan var eden ve bunca nimetleri ihsan buyuran Allah’ın kahr ve gazabına uğrasın. Dünya ve ahirette rahat yüzü görmesin. Dünya ve ahirette rezaletten kurtulmasın.” “İnsan ölünce üç şey dışında ameli kesilir. Sadaka-i cariye (sevabı devam eden sadaka) faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.” hadisi ve “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe eremezsiniz” ayeti gereğince Osmanlı, vakıf işlerini ön plana çıkarmış hem dünya hem de ahirete bir hizmet vasıtası görmüştü. Vakıf müesseseleri ile medeniyetin zirvesini yakalayan Osmanlı 26 bin 300 küsur vakıf kurarak insanlarla birlikte hayvanlara da hizmet etmişti. XVIII. yüzyılın sonlarında vakıf gelirlerinin tüm devlet gelirlerinin hemen hemen yarısına ulaşmıştı. Osmanlı’da genelde şehirler, vakıf bir külliyenin, mahalleler vakıf camilerin, hamam, çeşme ve benzeri yapıların etrafında kurulmuştur. Su kanalları, su kemerleri, çeşmeler, sebiller, kuyular, hamamlar tamamen vakıf kuruluşlardı. Fakirlerin parasız yıkandıkları hamamlar mevcuttu. Sebillerde buzlu su, hatta şerbet dağıtılırdı. Yol, kaldırım ve köprü yapımını vakıflar sağlıyordu. Bazı hayır sahipleri kurdukları vakıflarla “kandilciler” tutuyor, yine vakıf geliri ile kandil ve yağ alarak sokakları aydınlatıyorlardı. Sokakların temizlenmesi ve umumî helâlar için vakıflar kurulmuştu. Bekçi ücretleri vakıflardan ödeniyordu. Vakıf hastanelerde her din ve ırktan insan tedavi ediliyor, gerekirse ücretsiz ilaç veriliyor, doktor temin ediliyordu. İmaretlerde yoksullara, yolcu ve misafirlere her gün bir veya iki öğün yemek yediriliyordu. d’Ohsson’a göre İstanbul imaretlerinde her gün parasız yemek yiyenlerin sayısı 30 bin idi. Böylece vakıflar bir yandan binlerce görevliye maaş ödüyor, öte yandan yüz binlerce insana hizmet götürüyordu. Böylece vakıflar yolu ile gelir dağılımındaki dengesizlikler asgariye indirilirken, yine aynı sebebe bağlı olarak ortaya çıkabilecek sosyal patlamaların da önü alınmış oluyordu. İşte bu sözü edilen vakıflar arasında: Aşevi, Misafir Evi, Dul Evi, Mektep, Medrese, Kütüphane, Muvakkithane, Hastane, Öksüz Kızlara Çeyiz Yardımı, Borçlu Mahsupların Borcunun Ödenmesi, Köyde İhtiyarlara Elbise Verilmesi, Kale, İstihkam, Donanmaya Yardım, Askerin Teçhizatı Yardım, Deniz Fener İnşası, Yetim Dul ve Muhtaçlara Yardım, Ders Malzemesi Temini, Fakir Cenazelerinin Kaldırılması, Çamaşırhane Tesisi, Hayvanlara Gıda Verilmesi, Kuşlara Yem Verilmesi, Ahlâkın Korunması gibi farklı adlarda vakıflar tesis etmişlerdi. Yöneticisi ve halkıyla birlikte Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik bir hayatın yaşandığı, refah seviyesinin yüksek olduğu ve problemlerin en aza indirildiği Osmanlı toplumunda “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” Hadis-i Şerifini kendine şiar edinmiş Osmanlı’da geliri köy veya mahalle sakinlerinin ihtiyaçlarına sarf edilmek üzere tesis edilmiş avârız vakıfları vardı. Hastalık dolayısıyla, güç ve kazançtan âciz kalanların, giydirilip, yedirilip, içirilmesine, tedavilerinin sağlanmasına, sermaye bulamayanlara para verilmesine, fakirlerden ölenlerin kefenlenmesine, borcunu ödeyemeyenlerin borçlarının ödenmesine, fakir kızların çeyizlerine, köy ve mahallelerin, yol, kaldırım, kuyu, su yolu gibi yerlerinin tamirlerine sarf olunmak üzere tesis olunan vakıflar bu kabildendi. Bu gibi vakıflar, bir hayır sahibi tarafından tesis olunduğu gibi, zenginlerden veya esnaftan para toplanarak da kurulurdu. Avârız vakıflarının gelirlerinden mahalledeki ihtiyaç sahibi gayrimüslimler de faydalanırdı. Hiç şüphesiz aklımı bozarım! Ramazanda yemek hususunda biraz nazlı davranmak gerektir. Fakat biz öyle yapmayız ... Bir gün aç kalmanın acısını çıkarmak için her zamandan daha fazla yeriz. Yalnız gündüz yemeyiz de gece yeriz. Bunun için İstanbul’da saraylardan orta halli evlere kadar ramazandan evvel masraf görülürdü. Bir ay Kadir gecesine kadar her ev davetlilerle dolacak. Misafirler tatlısı ile tuzlusu ile ağırlanacak. İstanbul’un yemek hususunda çok titiz davranan konakları vardı. Burada Zenneoğlu gibi nam vermiş aşçıbaşılar çalışırlardı. Aşçıbaşı deyip geçmeyin, bu Mengenli, Bolulu sanatkarlar mesleklerinde otorite kurmuşlardır. Luvi çukasından dökme şalvarları bellerinde şal kuşakları, ipek futaları, boyundan geçme gümüş kordonları, piryal saatleri ile mutfakta kendilerine mahsus makamlarında otururlar ve kemâl-i azametle nargilelerini fokurdatarak kalfalara, çıraklara nezâret ederlerdi. Bunlardan birinin kalfası ustası için, “Allah rahmet eylesin, öyle usta idi ki yemeğin tuzsuz olduğunu kokusundan anlardı” demişti. Ramazanın yemek hususunda zevkini büyük konaklar çıkarırlardı. Selamlık dairesinde sofralar kurulur, hatta fukara için bahçede bile masalar hazırlanır, gelene gidene “kimsin, nesin” diye sorulmazdı. Ramazan sadece ibadet ayı değil, neşe ve bolluk ayı idi. Zenginler kesenin ağzını açtığı için büyük ziyafetler verilirdi. İstanbul mizahının başında gelen Muhsin merhum bir akşam Deli Fuad Paşa’nın konağına gider. Top zamanı yaklaşır. Sofraya oturulur. Biraz sonra top atılır. Oruç bozulur. Herkes kendine mahsus iki türlü peynir, iki türlü zeytin, dört türlü reçel, kandil çöreği, kazan yağlı simitlere girişirler, arkadan çorba gelir. Paşa ev sahibi olmasına rağmen sofraya riyaset eylediği için evvela kendisine takdim edilir. Fuad Paşa bir kaşık alır. Bu ne? Der, böyle çorba mı olurmuş? Götürün bu çorbayı, o aşçı olacak kerataya verin de kendisi içsin! Çorba gider. Onu müteakip hindi ciğeriyle yapılmış Enderun yumurtası gelir. Paşa bundan da tadar tatmaz gürler. Biçâre davetliler yutkunurlarken gelen börek ve baklava da aynı akıbete uğrar. Deli Fuad Paşa’nın kötü dediğine iyi demek kimin haddine düşmüş! Herkes açlıkta guruldayan karnını dinleyerek neticeyi bekler. Nihayet sofracılar pilavı getirirler. Paşa kaşığı daldırır; - Olmaz böyle pilav... Pilavın başına ne geleceğini anlayan Mushin, hemen yerinden fırlar, paşayı etekler, - Efendimiz der, sofraya oturduk oturalı, bütün yemekleri aşçınıza ihsan buyurdunuz. Lütf-u ihsanınızı bu kulunuza da teşmil buyurarak şu pilavı da bana buyurmaz mısınız? Başta Fuad Paşa olduğu halde bütün davetliler kahkahayı basarlar. Sadrazan Avnavut Ferid Paşa, bir ramazan Muhsin merhumu gelen misafirleri ağırlamak üzere teşrifatçı gibi angaje eder. Paşa, gayet hesabı olduğu için herkesin ettiği masrafı merak eder ve ne sarfeder? Diyeceğine “filen ne bozar?” derdi. Paşanın hesabiliğinden sıkılan Muhsin, ramazanı tamamlamadan sıvışmak ister. Bir bahaneyle veda eder. Paşa cebinden bir yarım kremis altını çıkarır: - Muhsin bey! Der, sen ayda ne bozarsın? Muhsin dayanamaz: - Efendim, der, bendenize ramazaniyelik olarak şu yarım kremisi verecekseniz hiç şüphesiz aklımı bozarım! Ref’i Cevat Ulunay - 1956 Hayırsever Türkler Osmalı toplumunun yardımseverliğinden etkilenen seyyahlardan biri olan M.Thevenot, seyahatnâmesinde bunlara sıkça değinir: “Türklerin riayet ettikleri İslam’ın beş şartının dördüncüsü de zekattır... Türkler bu şartın ifasında kusur etmezler, çünkü çok hayırseverler; din ve mezhep ayırt etmeksizin ister Müslüman, ister Hıristiyan, ister Yahudi olsun, bütün muhtaçlara yardım ederler; onun için Türkler arasında fukaraya pek az tesadüf edilir... Kimisi daha hayattayken servetiyle fukaraya bakar, kimisi ölürken hastaneler tesisi yahut köprülerle kervansaraylar veyahut yol boylarında çeşmeler inşası için muazzam sermayeler bırakır; hatta birçokları da bu hayrat ve hasenatı daha sağlıklarında yaparlar; bazıları ölürken köleleriyle cariyelerini azat ederler; keseleriyle hayrat yapamayanlar ana yolların tamirinde çalışarak, yol boylarındaki su haznelerini doldurarak, sellerde suların civarında durup yolculara tehlike işareti vererek kollarıyla hayır işlerler, bütün bunlara mukabil katiyen para almazlar ve hatta eğer teklif edilecek olursa para için değil, fisebilillah çalıştıklarını söyleyerek reddederler. İşte bu yüzden bu memlekette dilenciye pek rastlanmaz.” oruç ve sağlık Oruç hastalıkların devâsı Dr. Dewey, Dr. Guelpa, Dr. Frumusan, Dr. Pauchet gibi oruçla ilgili araştırmalarda uzmanlaşmış tabibler de, hastalarını tedavi etmek için kısa ve uzun süreli oruç kürleri uygulamışlardır. Bunlardan Dr. Dewey hastalarına ve sağlıklı kişilere günde iki öğün yemek yemelerini; cerrahi Profesörü Dr. Pauchet, ameliyatı daha tehlikesiz kılmak ve yaraların çabuk kapanmasını kolaylaştırmak için hastalarına ameliyat öncesi ve sonrasında oruç tavsiye ediyordu. Geffroy, “Ruhî-mânevî bakımdan nasıl oruç tutmalı?” sorusuna kısaca şöyle cevap vermektedir: “Her devirde oruç mükemmel bir ruhî-manevî eğitim ve de mâsivadan kurtulma vasıtası olarak kullanılmıştır. İnsanın, Yaradanına kavuşabilmesi O’nun emir ve yasaklarını çiğneyerek mümkün olamaz. Bazıları aç kalmanın zararlı olduğunu söylüyorlar. Aç kalmakla oruç tutmayı karıştırmamalıdır. Bunlar çok farklı şeylerdir. Aç kalmak zararlı olabilir, fakat oruç tutmak faydalıdır. Çünkü, insan aç kalınca devamlı yiyecek beklentisi içinde olduğu için mideye devamlı salgı gelmektedir. Bu da zararlı olmaktadır. Fakat, oruç tutan kimsede yemek beklentisi yoktur. Beyin biliyor ki iftara kadar yemek gelmeyecek. Bunun için beynin emriyle salgı akmamaktadır. Salgı akmayınca da mide zarar görmemektedir.” kıssadan kıssadan Bir gencin tövbesi Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip, “Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür” buyurdu. Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Oradakilere: -Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca: -Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler. Musa aleyhisselâm: -Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler. Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü. Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı. Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti: -Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o “Benim dostumdur” İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir? Allahü teâlâ: “Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah’ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!” buyurdu. Lâtife-i ramazan Bir gün de evine uğrasın Bir zat ramazanda hiç evine gelmez, boyuna davetli davetsiz iftarlara gidermiş. Bir akşam evine birisi gelerek, “Bu akşam efendiyi filan yere iftara davet ediyorlar, buyursunlar” deyince karısı: Ramazan her nerede ise bitecek, efendiyi gören yok. Siz görebilirseniz, lütfen ona söyleyin, bir gece de kendi evine iftara buyursun demiş.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 106862
    % -0.05
  • 3.5255
    % -0.35
  • 4.1259
    % -0.63
  • 4.5333
    % -0.35
  • 144.338
    % -0.12
 
 
 
 
 
KAPAT