BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Vizesi olmayan giremez!

Vizesi olmayan giremez!

Eskiden ‘taşı toprağı altın’ diyen herkes İstanbul’a giremez, muhakkak belediyelerden alınan izin belgesi niteliğindeki “Mürur tezkiresi” istenirdi. Bu zorunluluk kısa süreli akraba ziyareti amacıyla İstanbul’a gelenler için de geçerliydi.



O smanlı döneminde şimdi de olduğu gibi “Taşı toprağı altındır” diyerek İstanbul’a çalışmaya gelen ameleler, şehrin hayatı, asayişi ve inzibatı bakımından önemli problem teşkil ediyordu. Sırf taşradan gelen ameleler için sıkı nizamnâmeler yapılmıştı. Bu nizamnâmelere göre her isteyenin İstanbul’a girmesi mümkün değildi. Elinde “Mürur tezkiresi” olmayan sınırı asla geçemezdi. Mürur tezkiresi, Osmanlı Devleti’nde ülke içinde seyahat etmek ve İstanbul’a gitmek için yerel yönetimden alınan izin ve bir nevi geçiş belgesi niteliğindeydi. Bir yıl için geçerli olan mürur tezkiresine kişinin tüm kimlik bilgileri, nereye ve niçin gittiği yazılırdı. İstanbul’a yapılan akraba ziyaretlerinde bile bu durumu kanıtlayarak kısa bir süre için de olsa mürur tezkiresi alınması zorunluydu. Büyük şehirlere ve özellikle İstanbul’a göçü önlemek için merkezi idarenin uyguladığı yöntem genel olarak şehrin giriş bölgelerinde kontrol noktaları oluşturarak tezkeresiz kimseleri şehre almamak üzerine yoğunlaşmıştı. Gelişigüzel yerleşimleri engellemek, vergi yükümlülüğünden kaçışı, kaçak işçi ve işsiz akınını önlemeye yönelik olan bu uygulama 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra kişisel özgürlüğe aykırı olduğu gerekçesiyle kaldırılmıştı. İstanbul'a giriş 4 para Bu tezkire, İstanbul’a gelenler tarafından geldikleri viyaletlerden alınan ve ne için geldikleri, bir iş takibi için mi, iş tutmak için mi, yoksa Asakiri Mansure’ye asker yazılmak için mi geldiği ve hangi işi tutmak için geldiği (tellak mı, kayıkçı mı, hamal mı) mutlaka yazılmak zorundaydı. Rumeli tarafından gelenler bu mürur tezkirelerini Küçükçekmece’deki karakola, Anadolu’dan gelenler ise Bostancıbaşı Köprüsü’ndeki karakola göstermeden İstanbul toprağına adım atamazdı. Sınır karakollarından İstanbul’a girerken ve İstanbul’dan çıkarken adam başına 4, hayvan başına 2, piyade bekar uşağından 4, atlı bekar uşağından 6 para tezkere harcı alınırdı. Bu iki noktaya uğramadan tavukçu yolundan (patika ve keçiyollarından) gelip İstanbul’a girenlerin ellerinde tezkireleri olsa da haklarında cezai işlem yapılırdı. Sınır karakollarından geçebilmek için sadece mürur tezkiresi yeterli değildi. Gelenlerin yüzüne, şekline, tavır ve hareketlerine, kılığına kıyafetine ve bilhassa dikkat edilirdi. Askere yazılmaya veyahut bir efendi kapısında uşak olmaya veya herhangi bir iş tutmaya geliyorsa, yüzünde meymenet var mı, yok mu; hali tavrı güven veriyor mu, yahut asker uşak veya iş işleyecek takımdan olmayıp şöyle serserice bir havası mı var? İşte bu kanaate varılırsa mürur tezkiresine “Adalet İhtisap”a, emniyet vermiyorsa “Fakat İhtisap’a” diye kaydedilirdi. Sınır karakolunda elindeki mürur tezkiresi “şüpheli” işaretiyle gelmiş olanlar İhtisap Ağalığı’nda sorguya çekilir, hal ve durumu aydınlatılır, uygunsuzluğu meydana çıkarsa, Babıâli’ye ihbar edilirdi. Vakai Hayriye’den sonra İstanbul’a çalışmaya gelenlerden 20 binden fazlası ellerine mürur tezkireleri verilerek kayıklara doldurulmuş, oradan memleketlerine gitmek üzere Gelibolu ve İzmit iskelelerine tart edilmişlerdi. Kefilin yoksa memleketine! Bir iş tutmak uğruna gurbetten gelen bu gariplerin işleri karakollara uğrayıp isimlerini yazdırmakla bitmez, oradan derhal Çardak iskelesindeki İhtisap Ağası Konağı’na giderlerdi. Gelenler, ağalığa ilk müracaatlarında hangi işi tutacağını kaydetmiş olacağından genellikle bir bekar odasına yerleştirildikten birkaç gün sonra evvelâ hemşehrisinden bir kefil bulup ağalığa getirmeye ve onun da ismini ve diğer bilgilerini kaydettirmeye mecburdu. Bu kefilin de bir başkasının kefaletinde olması şarttı. Bu o kişinin şehre alınmasında güvenilirliğinin bir ölçüsü olarak muhakkak aranan bir şarttı. İstanbul’da çalışmak isteyen hangi dükkana, fırına gireceğini yahut hangi iskelede kayıkçı veya hamal olacağına veyahut hangi hamamda uşak olarak işleyeceğini söyleyecek ve evvelce mürur tezkiresinin kaydedildiği yerin altına yazıyordu. Bütün bu prosedürden sonra tahkikatlar başlar, söz konusu dükkanda, fırında, iskelede, hamamda çalışan sayısı yeterli sayıda ise İstanbul’a fazla adam yığılmasını önlemek için bu kimseler memleketlerine iade olunurdu. İstanbul’a gelenlerin kaldıkları yerler asla mahalle araları, şehir halkının toplu yaşadığı yerler değildi ve buralarda istedikleri gibi ev tutma hakları da yoktu. Genellikle bekâr olan ve İstanbul kültüründen bihaber bu kimselerin, şehrin huzur ve güvenliğini bozacağı endişesiyle onlara bekâr odaları ve hanlar tahsis edilmişti. Yaşadıkları bu yerler birer misafirhâne gibi başlarına buyruk barındıkları yerler değildi. Daima göz önünde ve kontrol altında bulundurulmak için İhtisap Ağası tarafından tespit edilen yerlerde kalan bu kimseler, Yeniçeri Ocağı’nda olduğu gibi odabaşı denilen koğuş zabitlerinin nezaretinde ve odabaşlarının da üstünde müessese amirlerinin idaresinde yaşarlardı. Kefilsiz adam alınıp barındırılmaz, dolayısıyla yabancı, bilhassa serseri, uygunsuz güruhu oda sakinlerinden bir bekâr uşağının misafiri olarak dahi kabul edilmezdi. Bekâr odaları ve hanların kapıları sabah ezanında açılır, akşam namazından sonra kapanır, yassı namazları bile hanlar veya odalarda kılınırdı. Hırka-i Saadet Dairesinde Teravih Lale bahçesinde ezan okunurdu: Dini nidaların üstüne bülbüllerin nağmeleri gülâbdanlardan dökülen damlalar gibi serpiliyordu. Kokulu şimşirler arasından geçtik. Din ve tarih yâdlarıyla dolu gönlüm başımın üstünde yıldızlarla dolu geceye benziyordu. Dehlizlerin sıra sütunları arasındaki loşluğu kırmızı fanuslar mini mini noktalamıştı. Asırları, saltanatları ve vecdeleri tanıyan bu sütunlardan birine yaslandım. Kulaklarımda surelerin nağmeleri ve gözlerimde mutasavvıfane bir bahar özleten mahmur çini harikaları var!.. Sütun gölgeleri arasında rüya hayaletleri gibi silikleşmiş küçük cemaat, işte teravihe kalktı. Her iki rekâtta bir güzel sesler selavât getirmeye başladı. Öyle bir cûşiş içinde idim ki şu zamanda yaşar bir fani olduğumu yavaş yavaş unutuyordum. Bilmiyordum ki hangi asrın Türküyüm! Dirseğim yanımdaki Enderunludan daha vuzuhla Mısır fethinden dönen yeniçeriye sürünüyordu. Duyduğum nefes, rûkularda mafsalları çıtırdayan buruşuk yüzlü akağadan ziyade Zigetvar’ı görmüş bir pir gazinin soluğuydu. İmamın geçkin sesi Revan gününden geliyor gibiydi. Her selâm verişte sanıyordum ki dizinde tesbih, belinde hançer, bin zünûb ve gururun istiğfarı için murakabeye varmış bir eski hakanla göz göze geleceğiz. Zira bu tayfların hepsi buralarda, bu sehhâr dehlizde bergüzâr-ı Muhammed’in yanı başında saf beste idi... Maddî tabcil ve şahane ruhanîyet payânının en yüksek haddini bulmuş bu dairede bizim bin üç yüz otuz yedinci ramazanda kıldığımız şu teravihi acaba onlar Hicaz yıldızları altında ve soğumaya başlamış kumlar üstünde Resûlullâh’ın etrafında ilk defa ne taze vecdle eda etmişlerdi!.. İbadetimiz bin amber kokusu içinde idi. Bilhassa secde demlerinde bir su uzaktan, manevradan sesleniyor gibiydi. Bu koku bir gümüş buhurdandan geliyor. Bu su bir sonraki çeşmenin lülesinden boşanıyor ve Arapkârî nakışlı bir mermer olukta sırma gibi akıyordu. Bununla beraber Hırka-ı Muhammed’in eteği ucunda güya Kevser’in sesini duyan ve cennetin kokusunu alan müminlerdik. Müezzin “Elveda yâ şehr-i Ramazan, elveda yâ şehr-i bereket velihsan!” diye nida ediyordu. Ağlayanlar ve inleyenler “Amin, amin” diyorlardı. Ne yapsam ve nasıl olsa bitmesi mukarrer ve muhakkak hayatım için, küçük şahsi arzularım için, hiçbir dua etmedim, hiçbir şey dilemedim. Erdiğim vecdin havası içinde: “Elden yitirip kendimi bî-hûdluğa yettim.” Ruşen Eşref Ünaydın-1923 İzinsiz yetim bile giremez Edirne’de oturan ve annesinin ölümü üzerine yalnız kalan kızın İstanbul’a amcasının yanına gelmesine mani olunmamasına ve bu şahsa yol izni verilmesine dair arz üzere hüküm. Edirne mollasına ve Edirne bostâncıbaşısı dâne mecduhûya ve Edirne’den Âsitâne’ye gelince yol üzerinde vâki’ kuzât ve nüvvâb zîde fazluhum ve kethudâyirleri ve yeniçeri serdârları vesâir zâbitan zîde kadruhuma hüküm ki: Hâlâ sadr-ı a’zam selâm ağalığı hizmetinde olan kıdvetü’l-emâsil ve’l-akrân el-Hâcc Abdurrahman zîde kadruhû gelüp Edirne’de sâkine iken bundan akdemce müteveffiye olan hemşîresinün bir re’s kerîmesi (boş) bîkes kalmağla Âsitâne-i sa’âdet’üme nakl murâd eylediğin bildürüp mezbûrenün mahrûse-i mezkûreden hurûc ve gerek esnâ-i râhda mürûrına Mümâna’at olınmamak bânbında siz ki mûmâ ileyhimsiz vecd-i meşhûr üzre amel olınmak bâbında fermân-ı âlîşânum sâdır olmışdur. [Fî] evâsıt N sene 1159 [27 Eylül - 6 Ekim 1746] Oruç mideyi rahatlatır Her yemekten sonra midenin hazım yapmaya başlaması için hazım kanalı litrelerce hazım suyu ve çok kıymetli enzimler harcar. Bunların dışarı atılmadan önce zararsız hale gelmesi için de yüksek bir enerji kullanılır. Bu enerji hızlı bir tempo ile 5-6 kilometre yürüme sonunda harcanan enerjiye eşittir. Bu yüzden yemeklerden sonra insana sebebini bilmediği bir yorgunluk gelir. Oruç tutanlar işte bu yorgunluktan kurtulur. Böylece vücudun kısa günlerde 10, uzun günlerde 15 saat sindirim yorgunluğundan uzak kalmasıyla bedenin mutlak istirahatı sağlanır. Bir yıl boyu alınan gıdaları hazmetmek için durmadan çalışan ve yıpranan sindirim organları, oruç sayesinde alışık olmadığı 5 saatlik bir dinlenme fırsatı ve kendisini yenilemeye imkan bulur. Küçük boyuttaki mide fıtıklarının ramazanda Peygamber Efendimizin sünnetine uyarak iftar ve sahurda az yemekle yetinenlerde iyice küçüldüğü gözlenmiştir. Nureddin Zengi’nin Rüyâsı On ikinci asırda Haçlı seferlerinin en şiddetli yıllarında, Suriye’de bulunan Türk devletinin hükümdarı Nureddin Zengi 1162 senesinde bir rüyâ görür Peygamber efendimiz rüyasında 3 adamı sultana göstererek, “Nureddin! Bu adamlardan beni kurtar!” diye buyurur. Yatağından fırlayan Sultan, “Bu rüyâ doğru bir rüyâdır. Resûlullâh tehlikede” diye düşünerek, sabahı beklemeden, yanına sâdık adamlarından 20 kişi alarak ve çok süratle giderek 16 günde Medine-i Münevvere’ye varır. Halk, sultanın bu ani ziyaretine hem sevinir, hem de şaşar. Ertesi günü, genç, ihtiyar, kadın erkek çocuk bütün şehir halkının, önünden geçmesini ve halka bizzat eli ile hediye dağıtacağını ilân eder. Herkes gelip geçerler. Sultan gençler arasında rüyâda kendisine gösterilen adamları göremez. “Buraya gelmeyen kimse kaldı mı?” diye şehrin valisine sorar. O da Sevgili peygamberimizin kabrinin bulunduğu yere yakın bir evde oturan 3 magriblinin gelmediğini söyler. Sultan derhal o 3 kişiyi zorla getirtir. Görür ki, bu adamlar rüyada kendisine gösterilen 3 kişidir. Derhal bunları tevkif ettirir. Sultan maiyeti ile beraber bu eve gider ve eve girince görürler ki, evin içinde büyük bir tünel kazılmış ve tünelin ucu da Ravza-i mutahhara’ya iyice yaklaşmıştır. Mağribileri muayene ettirir. Suçluların sünnetsiz ve Hıristiyan oldukları ortaya çıkar. Bunlar sorguya çekilince ifadelerinde; “Bizler Hıristiyanız, yeraltından Peygamberin kabrine girip naaşını çalıp Avrupa’ya götürecektik.” derler. Sultan Nureddin Zengi bundan sonra böyle hainler zarar vermesinler diye, Ravza-i Mutahhara’nın etrafına su gelinceye kadar hendek kazdırır. Bu hendek epeyce geniş olarak yapılır. Buraya kalay eritilip dökülerek kalın bir duvar haline getirilir. Böylece Ravza-i Mutahhara emniyet altına alınmış olur. Lâtife-i ramazan Deve iğneden geçer mi? Necip Fazıl’a, “Allah, deveyi iğnenin deliğinden geçirebilir mi?” diye sormuşlar. “Evet geçirir” demiş. Bunun üzerine “deveyi mi küçültür, yoksa iğneyi mi büyültür?” demişler. Necip Fazıl, İlahi kudretin sonsuzluğunu ifade babında, şu cevabı vermiş: - Ne deveyi küçültür, ne iğneyi büyültür. Gökteki yıldızları senin gözbebeğine sığdırdığı gibi, vızır vızır geçirir.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 104123
    % 0.12
  • 3.4906
    % -0.5
  • 4.1771
    % -0.29
  • 4.7234
    % -0.71
  • 145.551
    % 0.08
 
 
 
 
 
KAPAT