BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bekçi babanın mânileri

Bekçi babanın mânileri

Ramazan başladığında mahalle bekçileri ağzı laf yapan, sesi güzel, hatta biraz irticalen şiir söyleme yeteneğine de sahip bir davulcu ile anlaşır, ramazan boyunca insanların gündelik hayatlarına dair konularda mâniler söylerlerdi.



Mahalle ve çarşı bekçileri eski İstanbul’da şehrin dirlik ve düzeninden sorumlu güvenlik görevlileri arasındaydı. Eskiden onlara “Bekçi Baba” denirdi. Bu, onların aileden sayılmasının da bir tezahürüydü aslında. Sırtlarında uzun aba, başlarına da çuhadan yapılma ucu kıvrık ve uzunca bir külah giyen bekçiler, orta yaşın üstünde ve her bakımdan güvenilir kişiler arasından seçilirdi. Bekçi babanın veya nam-ı diğer mahalle bekçisi, şehrin gündelik hayatında çarşıların ve mahallenin güvenliğini sağlarken bazı günlerde çarşı esnafının ve mahallelinin işlerine yardımcı olurlardı. Bekçiler toplumsal hizmette halk ile içli dışlı oluşları bakımından ilk sırada yer alırlardı. Bu hizmetler düğünler, cenazeler, hacı ve asker karşılama ve uğurlamaları, yangın ihbarları, yardım edeni olmayan evlerin ufak tefek işlerinin görülmesi gibi işlerdi. Bunun karşılığında mahalleli de senenin her mevsiminde onu gözetir, besler, aileden biri kabul ederdi. Onlar silah taşımasalar bile elindeki sopa ile birisine dürttüğü zaman vurulmuştan beter ederdi. Yazıya geçmemiş bir kanundur ki, bekçi babanın uzun sopasıyla dürtülmüş bir kişi haysiyetini kaybeder ve birkaç ay mahallelinin yüzüne bakamazdı. Bekçilerin mahallelerde bir başka görevi vardı ki o da sakinlere saati bildirmekti. Ucu demirli sopasını kaldırım taşlarına saat sayısı kadar vurur, böylece evlerde saatlerden haberi olmayanları uyarmış olurlardı. Hatta bunu buçukları, çeyrekleri bildirerek yapanlar bile vardı. Bekçi babanın yaptığı önemli hizmetlerden biri de ramazanlarda davul çalarak hilâlin göründüğünü haber vermekti, halkı bu gece sahura kalkılacağı hususunda uyarmak, ramazan boyunca da sahura kaldırmaktı. Sesi güzel olmayan, davul çalmasını bilmeyen bekçiler genellikler bu işten anlayan bir davulcu ile anlaşırlardı. Davulcu ağzı laf yapan, sesi güzel, hatta biraz irticalen şiir söyleme yeteneğine de sahip biri olmalıydı. Bunların çoğu ya İstanbul’un kenar semtlerinden biraz bıçkın, yoksul genç ya da orta yaşlılar arasından çıkardı. Ramazanda manilerin okunması hilâlin görünmesiyle başlar, her gün iftarda ve sahurda değişik mevzulara dair mâniler okunurdu. Abani sarılı ve poturlu bekçiler elinde muşamba fenerle kapı önlerine dikilir, uykusuz ve solgun bir sesle: Besmeleyle çıktım yola Selam verdim sağa sola A benim devletli beyim Vakt-i şerif hayır ola Davul gümbürtüleri ile birlikte mânilerini okurdu. Ramazanın on beşinden sonra artık ayrılığın yaklaşmakta olduğu hissedilir, on beşinde askere baklava çıkarılır: Bu gece on altı sayı Gidiyoruz ramazan ayı Yeniçeri padişahtan Aldı bugün baklavayı Hemen hemen bütün manilerin sonunda açıkça ve kibarca bahşiş istenir, ramazanın sonuna doğru ise bahşiş ve ikram yerine hediye beklenirdi: Lazımdır böyle görünmek Bekçiyle iyi dirilmek Ramazana mahsus şeydir Bekçiye bahşiş vermek Bahşiş veya hediye isteği çoğu kere açıkça ve uluorta söylenirken bazen bu dilek imâ yoluyla ve pek kibarca olurdu: Kayıklarım medhi tamam Bin yaşasın benim ağam Şimdi bahşişim verirler Eyleme sıklet vesselâm Muhtemelen fazla bahşiş koparmak ümidiyle devamlı züğürtlükten, yoksulluktan şikayet edilirdi. Hatta müstakil bir züğürtlük faslı bile vardı: Gezdiği yerleri bilmez Çeşminin yaşını silmez Bekçiniz daima ağlar Züğürtlükten yüzü gülmez Halk hiciv ve methiye karışık bu mânileri dinlemeye çok meraklıydı. Her gece farklı bir manzumeyi, özel ezgisiyle dinlemek herkesin hoşuna giderdi. İftar sonrasında teravih namazına kadar geçen sürede, sahur vakitlerinde kapı kapı dolaşan bekçi ile davulcu, kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk, yüksek görevli, esnaf, sıradan insan kim olursa olsun herkesin ilgisini çekerdi. Hatta padişahın bile onları dinlediği olurdu. 1. Abdülhamid’in sır kâtibinin tuttuğu bir nota göre 1774 ramazanında padişah Topkapı Sarayı’ndaki Sofra Köşkü’nde meşhur iki mahalle bekçisini öğleden sonra huzuruna kabul etmiş, bunlara ikindiye kadar mâni okutmuş, mahalle hayatı ile ilgili taklitler yaptırmıştır. Bekçiler padişahın arzusu üzerine sahura kadar sarayda misafir edilmişti. Her güne ayrı mâni Ramazanın evvelki gecesi, İkinci gece, Reçeller, Camiler, Taamlar, Bekçi iftarı, Gül Bülbül, Pehlivan, Şaşkın, Üzümler, Cüzdan, Beykoz, Paçacı, Züğürtlük, Bayramlık, Kalyonlar, Pireler, Esnaflar, Hamamlar, Fener gibi onlarca fasıl vardı ki bunların her biri farklı konular ihtiva eder, her birinin söylenme yeri, zemini ve zamanı farklı olurdu. Ustalar bunları nerede ne zaman okuyacaklarını çok iyi bilirdi. Mâniler o dönemin şehir görünümlerini, insanların gündelik hayatlarda neler yaptıklarını ve pek çok şeyi nasıl değerlendirdiğini anlatır. Çeşitli gelenekleri, hangi esnafın nerede çalıştığı ve neler yaptığı, çarşıların durumu, mahallede çocukların yaptığı ramazan yaramazlıkları, değerli kumaşlar, geçerli paralar, ramazanda tüketilen yiyecekler, kuş, balık ve üzüm çeşitleri, Boğaziçi kıyılarının iskele, yer adı ve toplumsal özellikler bakımından tanınması mânilerin belli başlı zenginliklerini oluşturur. ... Ve bahşiş Ramazan bayramlarında ellerinde uzun bir sarık ve boyunlarında davul ile dolaşarak evlerin önünde çalar, her evden uçlarına bahşiş bağlanmış çevre, yazma ve bazı evlerden de mintanlık, basma, daha kibarlardan ise bohça ile gecelik çamaşır ve bahşişi verilir, bunların hepsini sırığın üstüne asarlar, bu suretle mahalleden hayli şey toplarlar, odalarına dönüşte bunları aralarında pay ederlerdi. tarihten bir yaprak Ruhum sonsuz huzura erişti Bir ramazan akşama doğru büyük camilerimizin birinde, tenha bir köşede, bir sütun dibinde oturduğum zaman kendimi uhrevi bir mıntıkaya ermiş zannederim. Fatih Camii şerifinde bilmem neden her yerden ziyade ruhaniyet vardır. Ruhum orada dini murakabenin azami huzuruna varır. Bu cami diğer mabetlerimizden ne daha büyük, ne daha muhteşem, ne daha bediî olmakla beraber havasında imanı kuvvetlendiren ve insanı muvakkat bir zaman için devrin hayhuyundan, gündelik hayatımızın hasis ve zelil tahassüslerinden tecrit edici bir halet vardır. 1920 senesinde İstanbul’dan kaçmak istediğim zaman kalbim mütekallis, şakaklarımda bir acayip sıtmayla oraya giderim ve camiye girmezden evvel Fatih muhitinin durgun manzarasından bundan beş asır evvel mevcudiyetimize ait bin hatırayla sükun bularak yavaş yavaş sanki günlerce, sanki aylarca yürüyen uzak yollardan gelmiş bir hacı gibi mabedin serin gölgesine sığınırım. Burada ruhum her türlü tehlikeden ve her asrın türlü cefasından masundur, içinde bulunduğum bina kurulalıdan beri geçtiğimiz merhaleler birbiri üstüne yığılan seneler, biraz evvel ortasından çıktığım mahlûc, melun ve mağşuş alem bana serin gölgenin arkasından bana bir hayal gibi görünür. Bir kâbusun hatırası gibi müphem ve bulutludur. Ve gönlüm her türlü izden muarra, yeni doğmuş bir çocuk kadar saf, tamamıyla Rabbin huzurundadır. İçimden ne bir iştikâ ne bir isyan sesi duyarım. Biraz evvel dışarıda işittiğim sözleri bir deli saçması kadar manasız, gördüğüm işleri bir hayaletin harekatı kadar vâhi bulurum. Gözlerimi kapar ve kendimi dinlerim. Kalbimde güya bir memba açılmış gibidir. Bu membaın suları yavaş yavaş bütün vücuduma dağılır. Bende günaha, masivaya, küfür ve isyana dair ne varsa hepsini yıkar, siler götürür. Böylece varlığımdaki bütün fena şeylerden, kısmen yabancı ellerin kanıma telkin ettiği zehirlerden kurtulurum, boşalırım. Sade seven, sade nedamet eden, sade secdeye varmış bir ruh halimle kalırım. Maneviyatımızı yükseltmek ve ruhumuza ezeli neşeden bir hisse vermek namazda, duada, hatta bir cami köşesinde, bir sütun dibinde bağdaş kurarak otururken de bulmak kabildir. Elverir ki gönlümüzü bir an için dünyevi, kaygılardan tecrit edebilelim. Din yalnız, nas ve kanundan ibaret değildir. O aynı zamanda ruhun bir haletidir ve bir nevi ulvi heyecandır. Cennet vaadi Allah’ın o kullarına mübeşşerdir ki, kıbleye karşı el bağladığı vakit sureleri yalnız dudakları okumaz, rükû ve sücûda yalnız cismi varmaz, bütün mevcudiyetiyle ruhani mıntıkaya girmesini bilir. Ve fenafillâh olacak kadar şeyda bir aşk hisseder. Yakup Kadri Karaosmanoğlu İkdam / 9 Haziran 1920 oruç sağlık Her derde şifa Ramazan boyunca acil servislere kalp enfarktüsü dolayısıyla müracaat eden hastaların sayıları azalmaktadır. Ramazan öncesi ve sonrasına göre ramazanda acil servislere gelen koroner kalp hastası sayısı daha az olarak bulunmuştur. Tip 2 diyabetli (şeker hastalığı) olan hastalar ağızdan ilaç alırlar. Bu hastalar oruç tuttuklarında ilaçlarını gündüz alamazlar. Acaba bu bir mahzur teşkil eder mi, bu hastaların şekerleri yükselir mi? Sorusuna cevap aramak için yapılan çalışmalarda hastaların ramazan öncesi değerlerine göre ramazan değerlerinde bir değişiklik izlenmemiş, onların da oruç tutabileceklerine bir çok çalışmada değinilmiştir. Tansiyonu yüksek olan (Hipertansiyon) hastalarında ilaçlarını terk etmeden oruç tuttuklarında tansiyonlarında bir yükselme izlenmemiş, onların da oruç tutabileceklerine karar verilmiştir. Lâtife-i ramazan Vezirim ben de bilirim... Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona: - Sen sır saklamayı bilir misin? diye sormuş. Vezir: - Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış: - Ben de bilirim. Kıssadan hisse Delinin veliye tavsiyesi Büyük evliya Bayezid-i Bistamî hazretleri bir gün tımarhanenin önünden geçiyordu. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla bir şeyler dövdüğünü görüp: -Ne yapıyorsun? diye sordu. Hizmetçi: -Burası tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum, dedi. Bayezid-i Bistamî hazretleri: -Benim hastalığıma da bir ilâç tavsiye eder misin? diye sordu. -Hastalığını söyle, dedi hizmetçi: Bayezid hazretleri: -Benim hastalığım günah hastalığı... Çok günah işliyorum, dedi. Hizmetçi: -Ben günah hastalığından anlamam... Ben delilere ilâç hazırlıyorum, diye cevap verdi. Tam bu sırada tımarhane parmaklığının arasından konuşulanları duyan bir deli,(!) Bayezid-i Bistamî hazretlerine: -Gel dedi, gel! Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi. Bayezid-i Bistamî hazretleri, delinin yanına sokularak: -Söyle bakalım, benim derdime çare nedir? dedi. Deli(!) şu ilâcı tavsiye etti: -Tövbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır. Kalp havanında tevhîd tokmağı ile döv, insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir. Akşam-sabah bol miktarda ye... O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz, dedi. Bu güzel ilâcı öğrenen Bayezid hazretleri: -Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı. Bu ilâç, halen günah hastası olanlara tavsiye olunmaya değer bir ilâçtır. Yani bu formülün hükmü hâlâ devam etmektedir.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT