BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Mus’ab bin Umeyr - II - (Radıyallahü anh)

Mus’ab bin Umeyr - II - (Radıyallahü anh)

Mus’ab (radıyallahü anh) Münevver beldeye vardığında müminlerin sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Ancak kısa bir süre sonra şehir yarı yarıya İslamlaşır ve Server-i Kâinata kucak açar.



Medine denizleşen hurmalıklar arasına sokulan taş evleriyle göz okşayan sevimli bir beldedir. İnsanları munis, toprağı bereketli, havası serincedir. Mekke kara ve sivri tepeciklerin arasında sıkışan bir şehirdir. Yeşili azdır, evleri kerpiçtir. Öğlen sıcağında fırını bile aratır, insanları iklimi gibi serttir. Mus’ab, buna rağmen Mükerrem beldeden uzaklaşırken çok hislenir. Çocukluğunun geçtiği sokakları hafızasından silebilir ama kutlu Resul’den ve nurlu Kâbe’den ayrılmak kolay değildir. Medineli müminler gülyüzlü muhaciri bağırlarına basar, nasıl ağırlayacaklarını şaşırırlar. Genç muallim Esad bin Zürare’nin evini medreseye çevirir, kimine elif be öğretir, kimine tefsir, hadis belletir. Zengin fakir ayırmaz, her yaştan ve her sınıftan insanla bir araya gelir. Sayıları katlana katlana artar ve çatı altlarına sığmaz olurlar. İşte bu kıpırtı Medine emirlerinin gözünden kaçmaz, “muhtemel bir tehdide” karşı tedbir almalı yumruklarını masaya vurmalıdırlar. Öyle ya birileri insanları böylesine etkileyebiliyorsa saltanatları sallanıyor demektir. Önce Useyd İşte müminlerin koyu gölgeli bir hurmalıkta sohbeti koyulttukları demlerde Emir Sa’d, sağ kolu Useyd’i üzerlerine yollar. Güya esecek, gürleyecek, tehdit edecek ve kalabalığı dağıtıp işi bitireceklerdir. Useyd güçlü bir silahşör olmanın yanında hatırı sayılır bir ediptir. Kâh sanatlı tasvirler yapar, kâh içli beyitler yazar. Hurmalığa sessizce sokulur, konuşulanlara kulak kabartır.Her edebiyatçı gibi o da Kuran-ı kerimin cazibesine kapılır. “Bu sözler kesinlikle insan kelamı olamaz” der ve tereddütsüz aralarına katılır. Şimdi ne yapıp yapmalı Sa’d bin Muaz’ı kazanmalıdır. Eğer o, Kelime-i şehadet getirirse müminler çok ferahlayacak ama karşı durursa işleri hayli zorlaşacaktır. Sa’d, Useyd’in gelişinden bir fevkaladelik olduğunu hisseder, “ne o” diye gürler, “gelişin, gidişine benzemiyor?” - Beni tanır ve güvenirsin değil mi? - Bırak bunları, seni nasıl sevdiğimi bilirsin. - Öyleyse senden ufacık bir şey isteyeceğim. Gel, bir kez olsun gülyüzlü genci dinle. Ne söylediğini bilmeden ona düşmanlık edemezsin. Adaletiyle tanınan bir emire yakışan da bu değil mi? Sonra Sa’d... Sa’d bin Muaz insaf sahibidir, Useyd’e hak verir. Müminlerin arasına karışmalı, olup biteni gözüyle görüp karar vermelidir. Mus’ab’ı ilk görüşünde içi ısınır, zira o kendisi için bir şey istememektedir. İnsanların saadeti için çırpınmakta ateşe koşan insanlar için endişe etmektedir. Kaldı ki eski kavimlerden, geçmiş peygamberlerden ibretli kıssalar naklettiğine göre kaynakları sağlam olmalıdır. Evet Mus’ab’ın da lisanı fasih, üslubu beliğdir ama Kur’an-ı kerim bambaşka bir şeydir. O içli sesin ahengine kapılır ve kapılanır İslâma... Sa’d bin Muaz’ın ilk işi kabilesini toplamak olur. Bir taşın üstüne çıkıp sorar. “Ey kavmim beni nasıl bilirsiniz?” Cevap gökgürültüsü gibi patlar: “İyi biliriz.” Sa’d (radıyallahu anh) “öyleyse” der, “benim gibi Allah’a ve Resulüne iman etmelisiniz. Putperestlikte inad edenler yanıma gelmesin!” Bu nasıl bir bağlılıktır bilinmez tek fire bile verilmez. Artık şehrin meydanında ard arda saflar tutar, aşikare namaza dururlar. Mus’ab’ın sohbetleri öyle tatlıdır ki Medine’li müminler nurlu Resul’e ve kutlu Kâbe’ye meftun olurlar. Bir hac mevsiminde Mekke’ye gelir ve çok dua alırlar. Bu arada Mus’ab evladlığını yapar bir kez daha evinin kapısını çalar. Annesini yalvar yakar İslama çağırır ama istediği cevabı alamaz, hatta onu yeniden yakalayıp zindana tıkmaya kalkarlar. Mus’ab bütün Medinelileri sever ama Halid bin Zeyd’e kanı çok kaynar. Zaten Âlemlerin Efendisi münevver beldeyi şereflendirdiklerinde ikisini kardeş yaparlar. Mus’ab’la Halid yan yana seriyelere çıkar, Bedr’de omuz omuza vuruşurlar. Ancaaak... Ayrılık ve vuslat Ancak Mus’ab bin Umeyr sancaktar olarak katıldığı Uhud’da şehadet şerbetini içer. Sancağı elinden melekler alır Efendimize ulaştırırlar. Server-i Kâinat Mus’ab’ın nurlu cesedine yaşlı gözlerle bakar ve “Mekke’de senden güzel giyinen yoktu” buyururlar, “şimdi başın tozlu ve üzerinde sadece bir hırka var.” Savaş bitince nurlu naaşın başına gelir “Müminlerden öyle yiğitler vardır ki onlar Allah’a verdikleri sözde sadık kaldılar....” mealindeki ayet-i kerimeyi okur ve “Allahın Resulü de şahittir ki kıyamet günü şehit olarak haşrolunacaksınız” buyururlar. Sonra sahabelere döner: “Bunları ziyaret ediniz. Kendilerine selam veriniz. Allah’a yemin ederim ki kim bu aziz şehitlere selâm verirse kıyamette mukabele görecektir” buyururlar. O günlerde sahabe-i kiram fukaradırlar. Çok ararlar ama Mus’ab’a uygun bir kefen bulamazlar. Bir zamanlar atlas kaftanlarla dolanan genci soluk hırkasına sarar, toprağa bırakırlar. Evet bir kefeni bile olmaz ama kabrini ak çiçekler bürür ve bir başka ıtırlanırlar. Mus’ab Mus’ab güler, şehit şehit kokarlar... Halid bin Zeyd, bizim bildiğimiz adıyla Eyyûb Sultan ahiretliğini unutamaz. Ona lâyık kardeş olabilmek için her gazâya koşar, şehit olmaya bakar. Al kanlara bulanıp toprağa yuvarlandığında, şekiller silinip, sesler azaldığında, hani Azrail Aleyhisselam emaneti okşarcasına aldığında, gülyüzlü Mus’ab koşacak, onu kucaklayacaktır. Yıllar evvelki heyecanı ile Resulullah’tan söz açacak, belki de ellerinden tutup huzuruna çıkaracaktır. Öyle mi olmuştur bilemiyoruz ama yaşı yüze yaklaştığı günlerde onu İstanbul önlerine getiren sevda budur işte...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT