BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Penaltıyı nasıl yedirdim?”

“Penaltıyı nasıl yedirdim?”

Penaltıyı nasıl yedirdim?” bir hikayenin adı. Değerli spor yazarı, Sadık Söztutan’ın tadı damağımızda kalan hikayelerinden birinde, “büyük takım” ile “küçük takım” arasındaki maç şöyle cereyan ediyor



Penaltıyı nasıl yedirdim?” bir hikayenin adı. Değerli spor yazarı, Sadık Söztutan’ın tadı damağımızda kalan hikayelerinden birinde, “büyük takım” ile “küçük takım” arasındaki maç şöyle cereyan ediyor: Puanların bölüşülmesine 5 dakika kala, küçük takımın ceza sahasına dalan ünlü forvet, kendini yere attı. Böyle bir pozisyonu gönülden dileyen hakem, bütün nefesiyle düdüğüne üfledi ve “coşkuyla” penaltı noktasına koştu. Tam bu sırada, kendini yere atan forvet, dişlerini gıcırdatarak, yıkılmış haldeki kaleciye şu cümleyi söyledi: - Nasıl yedirdim? Maç, bu golle bitti... Şu, şu, şu, şu, şut.. ve Goool! Söztutan’ın hikayesindeki kilit sözcükleri şöyle bir sıralayalım: * Büyük takım * Küçük takım * Forvet * Hakem * Düdük ( bu, çok önemli) * Penaltı...ve... * ...Goooool!!! Piyasa ekonomisi diye isimlendirilen oyun dikkate alındığında, yukarıdaki sözcüklerin tamamına bir karşılık bulabilir, çok değişik senaryolar türetebilirsiniz. Bir piyasa ekonomisinde olmaması gereken bazı operasyonları bu kelimelerle anlatabilir ve sonunda “şut ve gol” diyebiliriz. Geçtiğimiz yıllarda, bol bol “şut ve gol” dedik. Hem de boş kaleye .. - Türkiye’de bu güne kadar, zaman zaman “şut ve gol” denilen ve önümüzde sıkılmış bir diş macunu gibi duran başlıca alanlar şunlar: - Bütçe dışı operasyonlar - İhaleler - Özelleştirme(!) operasyonları - Hazine arazileri - Banka boşaltma faaliyetleri - Teşvik mevzuatı -Yerel yönetimlerin bazı tasarrufları Gerçekten, piyasa ekonomisi adına yapılanlar söz konusu olduğunda yukarıda yer alan “penaltıyı yedirmek” sözcüğü bir dizi ilginç çağrışımlara yol açıyor. Hemen ifade edelim ki, Türkiye’de, ekonomide ve siyasette yıllardır penaltı yediriliyor. Piyasa ekonomisini bir oyun olarak algılıyoruz. Oyunda yer alanları hepimiz tanıyoruz. Başta devlet olmak üzere; üretici, tüketici, iş adamı, sanayici ihracatçı ithalatçı bankacı, yatırımcı diye isimlendirdiğimiz aktörlerin, oyuncuların üstlendikleri çeşitli roller ve misyonlar var. Oyunun çerçevesini çizen, senaryoyu yazan, kuralları koyan bir üst kurum var ki, ona “devlet” diyoruz. Piyasa ekonomisini yücelten ders kitapları devlete “hakem” olma rolünü uygun görmüş. Kabul etmek gerekir ki, bu son derece güç, üstelik kötüye kullanılması çok kolay olan bir rol. Uygulamaya baktığımızda, devletin kendisine biçilen misyondan fazlaca hoşnut olmadığını görüyoruz. Hoşnutsuzluk yeni arayışlar getiriyor. Devlet, ekonomide “hakem”, olmak yerine bütün “hakemlerin hakemi” rolünü benimsemenin ya da “Big Brother” (Kocaman Birader) olmanın dayanılmaz cazibesine kapılıveriyor. Zaten ondan sonra da olan oluyor! Neler olmuyor ki? “Seyirci, hakem ve futbolcu” üçgeni Oyunun ikinci yarısında kuralları değiştirmek, boş kaleye şut çekmek, düdüğünü ve kartlarını bazı durumlarda hatırlamamak “Big Brother” olmanın şanından ve şiarından. Sam Amca’nın “Biggest Brother”( En Kocaman Birader) olduğu bir dünyada, her ülkenin ulusal düzeyde bir “Big Brother” üretmesini normal karşılamak gerekiyor. Kuralların ihlal edilmesi, oyunun yarısında kuralların değiştirilmesi, sentetik penaltı üretilerek gollerin atılması, bireysel bir kurnazlık olarak ortaya çıkmıyor; tam tersine, son derece sistematik ve organize bir yerleşik çıkarlar koalisyonunu simgeliyor. Bir başka deyişle, “seyirci, hakem ve futbolcu” üçgeni olmaksızın böyle bir oyunun sürdürülebilmesi imkansız görünüyor. Dolayısıyla, üçgeni yeniden yapılandırmadan, haksız penaltıları önlemek mümkün değil.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT