BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kur’ân-ı kerîm’in üslûbu ve muhtevası

Kur’ân-ı kerîm’in üslûbu ve muhtevası

Kur’ân-ı kerîm, nazm-ı ilâhîdir. “Nazm”, sözlükte “incileri ipliğe dizme”ye denir. Kelimeleri de, inci gibi, yan yana dizmeye nazm denilmiştir.



Kur’ân-ı kerîm’in üslûbu Kur’ân-ı kerîm, nazm-ı ilâhîdir. “Nazm”, sözlükte “incileri ipliğe dizme”ye denir. Kelimeleri de, inci gibi, yan yana dizmeye nazm denilmiştir. Şiirler birer nazmdır. Fakat Kur’ân-ı kerîm şiir değildir. Nesir de değildir. Onu hiçbir edebî esere benzetmek mümkün değildir. Çünkü ilâhî kelâmdır. Üslûbu ve belâgatı karşısında okuyan herkes hayran ve âciz kalmıştır. Bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve ma’nâsındaki güzellik bozuluyor. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayanlar bulamamışlardır. Kur’ân-ı kerîm, Arab şâirlerinin şiirlerine benzemiyor. İşitenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da usanmıyorlar. Onu okumanın ve dinlemenin, nice sıkıntıları giderdiği sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır. Kur’ân-ı kerîmi dinlemekle, nice azılı İslâm düşmanlarının kalbleri yumuşamış, îmâna gelmişlerdir. Müşriklerin ileri gelenleri bile, Kur’ân-ı kerîmin üslûbuna hayran olarak, Kur’ân-ı kerîmi dinlemekten kendilerini alamamışlardır. Nitekim İbn-i İshak şöyle anlatıyor: Bir gece, Resûlullah efendimiz, evinde namaz kılarken, Ebû Süfyân, Ebû Cehil, Ahnes gibi müşrikler, gizlice bir köşeye yerleşerek Kur’ân-ı kerîmi dinlemeye başladılar. Kur’ân-ı kerîmin te’sirine kendilerini kaptırarak sabaha kadar orada kalıp dinlediler. Sabahleyin tan yeri ağarınca, kimse görmesin diye yerlerinden kalkıp giderken yolda karşılaştılar. Hayretle birbirine bakıp, “Sakın bir defa daha böyle bir şey yapmayalım, şâyet halk bizi görürse içlerine şüphe düşer” deyip evlerine gittiler. Ertesi gece, bir öncesi gibi gidip dinlediler. Sabahleyin tekrar karşılaştılar. Yine “Dinlemeyeceğiz” dediler. Üçüncü günü tekrar karşılaştılar. Bunun üzerine, “Bu böyle gitmez” deyip bir daha yapmamaya and içtiler. Sabahleyin Ahnes, Ebû Süfyân’a gidip; “Muhammed’den işittiklerin hakkında fikrin ne?” diye sordu. O da; “Öyle şeyler işittim ki, onları anlıyor, ne murâd edildiğini de biliyorum. Fakat öyle şeyler de işittim ki, ne ma’nâsını anlayabildim, ne de ne murâd olunduğunu bildim” dedi. Ahnes de, “Ben de öyleyim” dedi. Beraberce gidip Ebû Cehil’in fikrini sordular. O da, dedi ki: “Biz ve Abd-i Menâfoğulları (Hâşimoğulları) yarış hâlindeyiz. Onlar yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar taşıdılar, biz de taşıdık. Onlar hediye verdi, biz de verdik. Bineklerimiz bir hizâda gidip atbaşı beraber olunca, onlar, “Gökten vahiy gelen Peygamber bizden” dediler. Biz onun gibisine ne zaman erişebiliriz? Vallahi ona asla inanmayız, onu tasdik etmeyiz.” İşte Kureyşliler, Kur’ân-ı kerîm karşısında böyle şaşkın idiler. Onun te’sirinden kurtulamıyor, fakat kabilecilik vb. sebeplerle İslâma girmiyorlardı. Kur’ân-ı kerîm’in öğretilmesi Bilindiği gibi İslâm ilimlerinin temeli Kur’ân-ı kerîmdir. Allahü teâlânın kelâmı, sözlerin en yücesi, dünya ve âhiret saâdetinin kaynağıdır. Onun başka sözlere üstünlüğü, Hadîs-i şerîfte buyurulduğu gibi, Cenâb-ı Hakk’ın bütün mahlûkâta üstünlüğü gibidir. Bu sebeple müslümanlar ondört asırdan beri, Kur’ân-ı kerîmin nûrunu dünyanın her tarafına yaymaya çalışmışlar, bu uğurda can vermişlerdir. Fethettikleri yerlere muzaffer ordularıyla birlikte, yanlarında Kur’ân-ı kerîm hâfızları ve muallimleri oldukları hâlde girmişlerdir. Asr-ı saâdette gönderilen vâlilerin vazîfelerinden biri de Kur’ân-ı kerîmi öğretmekti. Kur’ân-ı kerîmin öğretilmesi ile bizzât Peygamber efendimiz meşgul olmuş ve “Sizin en hayırlınız Kur’ân-ı kerîmi öğrenen ve öğreteninizdir” buyurmuştur. Yine Resûlullah efendimiz: “Herhangi bir topluluk, Allah’ın mescidlerinden birinde bir araya gelip, Allah’ın kitabını okur ve aralarında onu müzâkere ederlerse [onu okumayı öğrenmek için yardımlaşırlarsa], hiç şüphesiz onların üzerine Allah katından huzûr ve sükûn iner. Allahü teâlânın rahmetine garkolurlar ve melekler onları çepeçevre kuşatır. Hak teâlâ, onları, sevgili kulları arasında anar” buyurmuştur. Peygamber efendimizin teşvikleri ve öğretmesi neticesinde Eshab-ı kirâmdan pek çok hâfız yetişmiştir. Bunlar arasında, dört halife, Übey bin Ka’b, Mu’âz bin Cebel, Ebüd-derdâ, Zeyd bin Sâbit, Temîm-i Dârî, Abdullah bin Mes’ûd, Sâlim Mevlâ Ebû Huzeyfe vb. çok ilerledi. Hattâ Resûlullah efendimiz, bir hadîs-i şerîfinde: “Kur’ân-ı kerîmi şu dört kişiden alınız, öğreniniz: Abdullah bin Mes’ûd, Übey bin Ka’b, Mu’âz bin Cebel, Sâlim Mevlâ Ebû Huzeyfe” buyurmuştur. Resûlullahın huzûrunda yetişen Eshâb-ı kirâm, fetihlerle beraber çeşitli şehirlere yayılarak Kur’ân-ı kerîmi müslümanlara öğrettiler. Ebû Mûsâ el-Eş’arî Basra’da, Abdullah bin Mes’ûd Kûfe’de, Zeyd bin Sâbit ve Übey bin Ka’b Hicaz bölgesinde, Ebüd-derdâ ve Muâz bin Cebel Şam’da Kur’ân-ı kerîm öğretimi ile meşgûl olan meşhûr sahabîlerden ba’zılarıdır. Böylece Kur’ân-ı kerîm dünyada en çok okunan, öğretilen ve ezberlenen kitap olmuştur. Daha sonra bu öğretim, Küttâb, Dâr-ül-kurrâ ve Dar-ül hadîslerde sistemleştirilmiştir. Kur’ân-ı kerîm’in muhtevâsı Âlimler, âyet-i kerîmeleri muhtevâ yönünden şu şekilde sınıflandırmışlardır: Yaklaşık 1000 âyet-i kerîme “emr”e dâir, 1000 âyet-i kerime “nehy”e dâirdir. 1000 âyet-i kerîme “va’d (müjde veren)”, 1000 âyet-i kerîme “vaîd (korkutucu)”, 1000 âyet-i kerîme “ahbâr (haberler) ve kıssalar”, 1000 âyet-i kerîme “ibretler”, 500 âyet-i kerîme “ahkâm”, 100 âyet-i kerîme “tesbîh ve duâ”, 60 âyet-i kerîme “nâsih ve mensûh” hakkındadır. Makalemizin hacmi, bu konuda geniş bilgi vermeye müsâit değil. Şu kadarını ifâde edelim ki, bu hususlar, “Usûl-i Tefsîr” ve “Ulûmü’l-Kur’ân”a dâir kitaplarda çok geniş bir şekilde ele alınmaktadır. Geniş bilgi almak isteyenler, oralara mürâcaat edebilirler.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT