BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Saddam-ı heddam-ı bednam!..”

“Saddam-ı heddam-ı bednam!..”

Yukarıdaki başlık bana ait bir ifade değil. Daha önce Türkiye gazetesinde, “Evliya Çelebi” mahlası altında yazılarını okuduğunuz Dilaver Cebeci’nin kaleminden çıkan bir tanımlama.



Yukarıdaki başlık bana ait bir ifade değil. Daha önce Türkiye gazetesinde, “Evliya Çelebi” mahlası altında yazılarını okuduğunuz Dilaver Cebeci’nin kaleminden çıkan bir tanımlama. Saddam’ın nerede, ne zaman ve nasıl yakalandığını ve daha ne için kullanılacağını bir başka yazıya bırakacağım... Bugün sabık ve sakıt diktatörün nasıl da ismiyle müsemma olduğunu anlatmaya çalışacağım; Lügat anlamıyla Saddam=çok çarpan veya çarpışan (mübalağa sıygası), heddam=çok yıkan, yıkıcı, bednam=kötü şöhretli... Sadece göz işaretiyle, daha doğrusu yalnızca gözbebeklerini kaydırarak, idamına karar verdiği insanları infaz ettiren, kayın biraderi ve damatları başta olmak üzere yüzlerce, binlerce kişiyi kurşuna dizdiren, başta Türkmenler olmak üzere yıllarca, vatandaşlarını soykırıma tabi tutan, Kürtler üzerinde zehirli gazlarla katliam yaptıran, Arap ırkından olan Şiileri dahi topluluklar halinde topa tutup imha eden Saddam... Amerikalıların, “Bir delikte fare gibi yakaladık...” dedikleri Saddam! Bir fani için, bir diktatör için, bir zalim için bu kadar hacil, bu kadar sefil ve bundan daha rezil bir durum olabilir mi? Saddam’ın sonu, herhalde herkes için ibretamiz bir tablodur. Herkesin, çarpışarak ölecek diye beklediği Saddam, biraz daha yaşayabilmek için her türlü aşağılanmayı kabul etti. O hâlâ yaşadığını sanıyor ama, yaşayan bir ölüden farkı yok artık. Muhtemelen uyuşturulmuş haliyle, boş boş bakan gözleriyle, zalimlere, insan kanı dökenlere ve bu dünyada ölümü ve hesaba çekilmeyi hiç düşünmeyenlere akıllardan silinmeyecek bir misal, bir heykelden farksızdı. Sabah gazetesinin başlığı çok yerinde idi; Heykeli bile daha fazla direnmişti!.. 66 yaşında ama, tam yetmişyedi tane sarayı bulunan, astığı astık, kestiği kestik olan ama görünürde 182 Cmx243 Cm’lik bir fare deliğinde ele geçen veya öyle gösterilen Saddam, nasıl ve niçin bu hallere düşmüştü? Her şeyden önce Saddam’ın aslı neydi? Ajan mıydı, piyon muydu, uşak mıydı?! Yoksa sadomazoşist bir manyak mıydı? Yahut herkesin akıllı ve kurnaz sandığı bir salak mıydı? Saklanmayı da beceremedi! Kendisinin en güçlü, İran’ın ise en zayıf zamanında savaş açıp bir milyon insanın ölümüne sebep olduktan sonra toprak kaybıyla yüz yüze gelen, Kuveyt’i işgal edip bütün dünyayı BM nezdinde kendisine yalvarttıran, onurunu(!) kurtarması mümkün iken ordusunu da Amerikan ve İngiliz bombalarıyla tahrip ettiren, son olarak Süper Güç ABD ve yandaşlarına meydan okuyan ve herkesi, (herhalde bu defa esaslı bir direniş gösterecek) gibi bir kanaate sürükleyen Saddam-ı Heddam-ı Bednam, bırakın direnmeyi, saklanmayı bile beceremedi ve kendi ülkesiyle birlikte bütün Arap alemini de büyük bir utanca maruz bıraktı. Evet, Saddam’ın bir sirk hayvanı gibi teşhiri, görünürde onun şahsıyla sınırlı görünüyor ise de, esasında Arap alemine büyük bir gözdağı ve muhtemel direnişleri kırmak için çok sarsıcı bir infazdır... 1958 yılında, yani tam kırkbeş sene evvel CIA hizmetine girerek ABD adına eylemlerle işe koyulan Saddam, geçen zaman zarfında değişen rollerle her seferinde Amerika’ya adeta kolay zaferler hediye etti. Son olarak Kuveyt işgali ile Ortadoğuya geniş çapta yerleşmesine fırsat verdiği ABD’yi, Irak’ta işgalci güç statüsü de kazandırarak bölgede kalıcı hale getirdi. Peki Saddam bu hallere düşeceğine, çoluk çocuk ve paralarıyla gönüllü ya da zoraki sürgüne gitseydi daha kazançlı olmaz mıydı? Ülkesi ve halkı işgal altında inim inim inlemese, oğulları öldürülmese, kendisi rezil olmasa olmaz mıydı? Ama acaba kimin kazancı önemli? Uşağın mı, efendinin mi? Saddam piyon olarak sahneye çıktı, her şeyi sahte idi, sahneden çekilişi de kobay fareler gibi oldu. Hâlâ canlı tutulduğuna göre, demek ki daha malzeme olarak kullanılacağı yerler var. Bekleyelim, görelim...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT