BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Asrının müceddidi Hâlid-i Bağdâdî

Asrının müceddidi Hâlid-i Bağdâdî

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin icâzet ve hilâfet verdiği âlimler; Mekke, Medîne, Kudüs, Şam, Haleb, Basra, Bağdât, Kerkük, Erbil, İmâdiye, Şemdinli, Mardin, Antep, Urfa, Diyarbakır, Delhi, Herat, Girit ve Kahire’ye gider, İslâmiyeti anlatırlar...



Bağdat mümbit bir beldedir, şehrin âlimi, velisi eksik olmaz. Ancak dahasını isteyenler asrın müceddidine koşar Mevlânâ Hâlid’den feyz almaya bakarlar. Hâlid-i Bağdadi, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin dergâhına yerleşir, insanları Hakk’a hakikate çağırırlar. Öylesine farklı ve öylesine ihlaslıdır ki, şehrin müftîsi bile (Seyyid Abdullah Hayderî) onun kapısını çalar. Mübarek bir müddet Bağdat’ta kalır, sonra aldığı işaretler üzerine Şam’a uzanırlar. Mahmûd Paşa, Mevlânâ Hâlid hazretlerinin üstünlüğünü çok iyi anlar. Ona şirin bir dergâh yaptırır ki buradan Şeyh İsmâil Şirvânî, Şeyh Ahmed Eğribozî gibi pırlantalar çıkar. Ama fitneci takımı boş durur mu? Çekemeyenler, 2’nci Mahmûd Han’a gidip “asker ve silâh topluyor, güçlenip baş kaldıracak” diye müzevirlik yaparlar. Şeyhülislâm Mekkîzâde “Ey müminlerin emîri!” der, “siz fitnecilere bakmayın. Fikrimi sorarsanız iki güvenilir adam yollayın. Gidip havayı koklasın!” Neye niyet neye kısmet Padişah iki sadık adamına derviş elbisesi giydirip Şam’a yollar. Gelenlerin niyeti Mevlânâ’ya mâlum olur. Onlara oda oda evini açar, dergâhını dolaştırır. Görünen o ki ne silah, ne asker vardır. Hani gelenler de boş değildirler, Hâlid Bağdâdî’nin büyüklüğünü anlar, hürmetle ellerine kapanırlar. Hatta talebesi olup huzûrunda kalmayı arzularlar. Fakat Mevlânâ hazretleri; “önce vazife” der onları İstanbul’a yollar. Ve beklenen olur, mübareğin ünü ‘Asitane’yi de tutar. Birçok İstanbullu huzurlarına gelip hallere sırlara kavuşmayı arzularlar. Mevlânâ hazretleri onları yormaz, sadık halifelerinden Abdülfettah-ı Akri hazretlerini ayaklarına kadar yollar. Nasipliler (meselâ Gümüşhanevi hazretleri) ondan çok şey alırlar. Bir ara İranlılar Osmanlı şehirlerini işgâl eder, kütüphaneleri yağmalarlar. Yöre âlimleri Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine gelip hallerini anlatırlar. Mübarek hiç düşünmez, bütün kitaplarını ‘ki on yedi bin adet el yazmasıdır’ onlara bağışlar. Vebadan kaçılır mı? Mevlânâ Hâlid hazretleri Şam’da (Kunvat’ta) büyükçe bir konak satın alır, misafirlerini yedirir, içirir, ağırlar. Zamanla konağın yanına bir mescid yaptırır, talebeleri civara yerleşip nurlu bir köy kurarlar. Mevlânâ Hâlid hazretleri bir ara Kudüs’e gitmeyi arzular, ancak o günlerde Şam’da vebâ salgını çıkar. Talebeleri, “hiç durmayın, kaçmaya bakın” diye yalvarsalar da o, “şimdi sabrolunacak zamandır” buyurur, bir nevi karantina uygularlar. Bu arada birisi gelip; “Efendim duâ edin de bana tâûn bulaşmasın” diye yalvarınca, ona duâ ederler ama kendileri için böyle şeyler istemekten çok sakınırlar. Nitekim çok geçmeden beş yaşındaki şirin oğlu Muhammed Behâüddîn tâûna tutulur ve göz göre göre can verir. Bu temiz yavruyu henüz Kâsiyûn Dağına defnedip dönmüşlerdir ki diğer oğlu Abdürrahmân’da da hastalık emareleri başlar. Hâlbuki Abdürrahmân gâyet zekî, duygulu ve hâl ehli bir çocuktur. O da vefat eder, onu da büyük bir olgunlukla yıkar, paklar, aynı yerde toprağa bırakırlar. Evlad acısı kolay değildir ama ne hikmettir bilinmez Nakşibendi büyükleri böyle imtihan olunurlar. Mevlânâ Hâlid hazretleri sıranın kendisine geldiğini hissedince üzerindeki emânetleri sâhiplerine yollar, vasiyetini yapar. “Eğer insanların, ‘Mevlânâ Hâlid kerâmet izhar ediyor’ demelerinden korkmasaydım, bütün dostlarımla vedâlaşırdım” buyururlar. Kendisi için sofra kuranlara “siz hem ölümü isteyen hem de yemek yiyen birini gördünüz mü” diye sorarlar. Efendim rüyamda... O esnâda talebelerinden İbni Âbidîn içeri girer “Efendim!” der, “dün gece rüyâmda Hazret-i Osman vefât etmiş. Büyük bir kalabalık vardı, cenâze namazını ben kıldırdım...” -Ey İbn-i Âbidîn! Pek yakında cenâze namazımı kıldırırsın, çünkü ben, Hazret-i Osman’ın evlâdındanım! Vakit yaklaştığında Mevlânâ Hazretleri, sevdiklerine vasiyette bulunur: “Sakın şekil ve şemâilimi sayarak ağıt yakmayın. Beni seven, Allah rızâsı için bayramlarda kurban kessin, sevâbını rûhuma bağışlasın. Ardımdan Kur’ân-ı kerîm okusun, hatim dualarında adımı ansın. Yaşım elli, kaza borcum yok ama siz yine de 35 yıllık farzları iskat etmeyi unutmayın!” Mevlânâ Hâlid hazretleri, o gece yatsıdan sonra çoluk çocuğunu yanlarına çağırır, helalleşir ve son namazlarına dururlar. Bundan böyle sadece Allahü teâlânın kudretini tefekkürle meşgûl olurlar. Her âzâları, hattâ mübârek saçları Hakk’ı zikreder, ev halkı buna ayan beyan şahit olurlar. Cenâze namazını emredildiği gibi İbn-i Âbidîn kıldırır ve onu da birçok nebi ve velinin yattığı Kâsiyûn Dağına bırakırlar... Önce helallik sonra dua... Mevlânâ hazretlerinin methini duyan, Bağdât Vâlisi Saîd Paşa bir gün dergahın kapısını çalar. Onu içeri alır baş köşeye oturturlar. Ancak vali, Mevlânâ Hâlid’in heybetine dayanamaz, diz çöküp titremeye başlar. Büyük veli ona “kıyâmette, herkese nefsinden suâl olunur” buyururlar, “sana ise hem kendinden, hem de emrin altındakilerden sorarlar. O günün dehşetinden analar evlâdını unutur, hâmileler vakitsiz doğururlar. Nice harp görmüş cengaverler korkudan sarhoş olurlar...” Paşa yaprak gibi titrer ve “n’olur bana dua edin” diye ağlamaya başlar. Mevlânâ hazretleri “elbette” der “elbette dua ederim ancak bir mazlumun ahını aldıysan faydası olmaz. Vakit geçirmeden helallik almaya bak!”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT