BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Sultanlık ne ki? (TARİHTEN BİR YAPRAK)

Sultanlık ne ki? (TARİHTEN BİR YAPRAK)

Şeyh Vefa hazretleri: “Bizim ona muhabbetimiz ve onun bize ihtiyâcı o kadar büyüktür ki” der, “korkarım vazifelerimizi unutturur. Fatih halkaya katılırsa pâdişâhlığı bırakmaya kalkar!..”



Fâtih, fethi takiben başta bütün İstanbul’u medreselerle donatır, kendisi de bunlardan birine yerleşmeye bakar. Ancak kuşatma esnasında Fatih’e adeta babalık yapan Akşemseddîn hazretleri mesafeli durmaya başlar, dergâhına sarhoşları meyhurları bile alır ama koca sultanı yanına yaklaştırmaz. Dostları hikmetini sorarlar, büyük veli teessürü gözlerinden okunan bir ifadeyle başını sallar. “Fatih’i çocukluğundan beri tanırım” buyururlar. “Onun tasavvufa meylini bilirim. Eğer bu halkanın tadını alırsa onu bir daha kimse kaldıramaz. Birçoklarının matah bir şey sandıkları saltanata dönüp bakmaz. Altını, elması cam parçası, tacı, tahtı kozalak gibi görmeye başlar. Halbuki devletin dervişten ziyade sultana ihtiyacı var.” Şeyh Vefa’nın kapısında Akşemseddin bakar Fatih’i atlatmak zor, tasını tarağını toplar, Göynük’ün ıssız vadilerine kaçar. Ama Sultanı da ihmal etmez yazdığı mektuplarla ufkunu açar: “Oğlum Mehmed, dünyevî rahat ve cismânî lezzetlere bakma, uhrevî rahat ve rûhânî hazları ara. Esâsen halîfelere rahat değil, cefâ lâyıktır. Sen, herhangi biri değilsin, memleketin ahvali sana bağlıdır. Çünkü bedene oranla ruh ne ise, memlekete oranla sultan odur.” Fatih, Akşemseddin hazretlerinden ümidi kesince Vefa semtini nurlandıran ve birçok Rum’un Ermeni’nin iman etmesine vesile olan Şeyh Vefa dergâhını zorlamaya başlar. Şeyh Vefa hazretleri çok net bir tepki gösterir, talebelerine “koyverin eşikten dönsün” buyururlar. Bizans’ın efsane surlarını ezip geçen cihan padişahı bir dervişin tahta kapısını aşamaz. Hamalın, ırgatın geçtiği eşikte kalakalır ve büküp boynunu ağlamaya başlar. O sokakta, Vefa hazretleri içeride hıçkırırlar. Talebeleri; “Efendim neden pâdişâhı kabûl etmediniz? Hem siz üzüldünüz, hem de o üzüldü” diye sorarlar. Ebü’l-Vefâ hazretleri, gözünden akan yaşları silerek; “Doğru söylersiniz. Ama bizim ona olan muhabbetimiz ve onun bize olan ihtiyâcı o kadar büyüktür ki korkarım vazifelerimizi unutturur. Tutar padişahlığı bırakmaya kalkar.” Biliyorsunuz, Sultan Mehmed, Fatih semtinde muhteşem bir külliye yaptırır, hatta yerini bizzat belirler, oturup şemalarını hazırlar. Ona göre ortada muhteşem bir cami olmalı, yanlarda Bahr-i Sefid (Akdeniz) ve Bahr-i Siyah (Karadeniz) medreseleri uzanmalıdırlar. Ardına temime mektepleri, çarşı ve hamam yerleşmeli, kervansaray, tabhane, şifahane, ve kütüphanelerden müteşekkil binalar manzumesi tepeye oturmalı ve İstanbul’a Suliet kazandırmalıdırlar. Mimar Atik Sinan, Fatih’in kafasından geçenleri iyi anlar ve planı titizlikle uygular. Fatih bu külliyeye çok ısınır, hatta darlandıkça gelip kalmak için küçücük bir oda arzular. Oda ha! Ne hakla? Başmüderris (Molla Zeyrek) pek pas vermez. Kaşlarını çatarak “Bir oda ha” der, “ne hakla?” -Zaman zaman kalıp ferahlasam derdim. -Mümkünü yok! Siz talebe değilsiniz ki? -Peki müderris odalarından biri tahsis edilemez mi? -Neden olmasın? Lakin imtihana girseniz gerek. Önce danişment (asistan) olmalı, sonra oturup eser (tez) hazırlamalısınız. Fatih imtihanı kazanacak kadar âlimdir ama karşısına çıkarılan yokuşu iyi anlar. Bu koca külliyeden ele geçirebildiği tek şey olur: “Bir kulaçlık Mezar!” Ha, yeri gelmişken söyleyelim onun dirisine pas vermeyen Vefa hazretleri naaşını baba şefkatiyle kucaklar, namazını bizzat kıldırır, telkinini yine o yapar. Ayrılığın olmadığı âlemde kavuşurlar.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 95953
    % -0.94
  • 5.8268
    % -0.21
  • 6.5545
    % -0.3
  • 7.5654
    % 0.02
  • 238.458
    % -0.16
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT