BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Boş çuval dik durmaz

Boş çuval dik durmaz

Gazetenin bir köşesine denk geldiği için adımı “Köşe yazarına çıkaran” köşemin destekçileri artmaya başladı. Tuğrul Küçükşahin, namı diğer Cherokee şefi kadim dostum başlıktaki bombayı kucağıma bırakırken, familyası mensubu Nilay Aktepe’nin internetten apartma destekleri işimi kolaylaştırdı. Hatta şükran kaptı. Küçükşahin familyasına minnet ve şükran arasında gezinirken, Telman anne sağlık sorunlarını bir yana bırakıp benim yerime Riga-Trabzonspor, Juventus, Porto ve Hertha’lı dev maçları izleyip raporunu hazırlamaz mı?... Buralara bir köşe deyip geçmeden omuz verenler bin sağolsun. Çiçekler TEV’e lütfen..



Başlıktaki söz büyük bir ihtimalle anonim. Ama Küçükşahin Tuğrul geçenlerde öyle bir yere oturttu ki, yani bu kadar oturtulur!.. Tam adrese ve nokta hedefe isabet ettirebilmesi, adının bir Kızılderili kabile reisinden geliyor gibi görünmesinden mi bilemem ama sıkı Beşiktaşlı olup, çok da sıhhatli bir fanatiktir!.. Anonim sözü kendi öz malı gibi önüme bırakıp çuvalı da, mızrağı da ve neden dik durmadığını da, “Madem köşe yazarısın, onu da sen bul” deyip geri çekilince, yorumu kendinden menkul Kızılderili atasözüne benzer şu çuval meselesini kafamın içinde döner buldum. Sanki Nietsche’nin sapık felsefesini özümser gibi ve sanki başlığı o söylemiş gibi düşünür buldum kendimi. Oysa sapık Alman domuzu denilen Nietsche ancak, “Beni yıkamayan her şey, beni güçlendirir” demiş olabilirdi. Tabii; buradaki “Yıkamayan” sözcüğünü bir banyo eğlemiyle karıştırmak salaklığından uzak durmalıyız. Tuğrul nam-ı yiğit kaptanın Beşiktaşlılığına dayanarak Del Bosque’den girdim, Yasin Sülün ile Okan Koç’tan çıktım. Daum’a kadar uzandım. Geri dönüp koç gibi delikanlı Okan’ı almak için bir yerlerini yırtan Sinan Engin ile Ardıçevler’in koç başı delikanlısının giriş biçimlerini çuvala sığdırmaya çalıştım. Yıldırımlar’ın Aziz olanından Demir olanına kadar gezindim. Özhan Canaydın ile Ergün Gürsoy’un omuzbaşlarından Ayhan Akbin’e bir göz attım. Çıkamadım işin içinden.. Yoksa mesele Peyami Safa’nın dediği gibi mi?.. Yani, “Yaşlanarak değil, yaşanarak tecrübe kazanılır. Zaman, insanları değil olsa olsa bir armutu olgunlaştırır” kadar, “Hafıza-i beşer misyan ile mâlûldur” sözünden mi ibaret?.. O nedenle mi çuvalımız boş?.. Başlayacak olan ligi mi kastetti kabile reisi ulu şef Küçükşahin acaba?.. Yoksa hepimizi, “Futbolik” eden ulusumuzun ortak kullanımına sunulmuş, milli afyonumuz olan, “Top peşine düşmüş ademlerin” kısır döngüsünü mü? Birbirinin tekrarı maçların sergileneceği, stad önlerinde bir birimizi nasıl keseceğimizi geceden planlayacağımız bir futbol sezonu muydu acaba dik durmayacak olan?.. G.Saray kazanırsa, yüzüncü yıl torpili olacak, kazanamazsa adalet!.. Yani, yine Teşfik Bey, Şaibe hanımla gerdeğe girecek, nurtopu gibi ve adını Şike koyacakları bir yavruları olacak. Biz de buna, yeni federasyonun ve MHK’nın futbol ligi diyeceğiz.. Bizi, “Futbolig” etmelerine izin vereceğiz. Erman’ı saf dışı bırakan bir Maraton’un içinden hakem hataları çıkartılınca çuvalın ne kadar da güzel dik duramadığını bir yıl boyunca tartışacağız. Yani, bu kadar riyanın arasında boş çuvalı dik tutmaya çalışacağız. Ben ve başkaları Ben bir işi uzun sürede yapıyorsam bu TİTİZ olduğumu, başkası uzun sürede yapıyorsa YAVAŞ olduğunu gösterir. Ben bir işi yapmıyorsam bu MEŞGUL olduğumu, başkası bir işi yapmıyorsa TEMBEL olduğunu gösterir. Ben bir işi başkası söylemeden yapıyorsam İNİSİYATİF kullanıyor, başkası bir şey söylenmeden yapıyorsa SINIRLARI aşmış demektir. Ben bir görgü kuralını çiğnesem ÖZGÜN, başkası bir görgü kuralını çiğnerse KABA olur. Benim amirimle çalışmam KOLLEKTİF düşünce, başkasının ki YALAKALIK olur. Ben öne geçersem BAŞARI, başkası öne geçerse KURAL İHLALİ olur. (İnternetten devşiren Nilay Aktepe’ye “devam” diyorum) Bir tablodur insan hayatı.. Adam bir türlü susturamadığı bebeğini göğsüne daha sıkı bastırdı. Trenin kalkışından beri devamlı ağlayan küçücük bebek, babasının bütün çabasına rağmen bir türlü susmuyordu. Adam bebeği kompartımanın dışındaki dar koridora çıkartıyor, tekrar içeri sokuyor, kucağında gezdiriyor, bildiği bütün oyunları deniyor ama susmuyordu küçücük yavru. Becerebildiği kadarıyla altını değiştirmeyi bir kez daha denedi. Bir kaç saniye nefeslenen çaresiz bebek, olanca gücüyle sesini bıraktı ve yeniden ağlamaya başladı. Kompartımanı paylaştığı kişilerden iyice utanan genç adam, bebeği bir kez daha kaptı ve yine koridora attı kendini. Bir kaç kapı aralandı, birileri onlarca defa yaptığı gibi ters bakışlar attılar ve bu kadar da olmaz ki gibilerden “cık cık” ettiler. Adam utanıyor ve sıkılıyordu besbelli. Çaresizdi. Bebeğine kızamıyor, yine de öpüp koklayarak sakinleştirmeye çalışıyordu. Büyük bir sabırla ağlaması kesilmeyen bebeğine sarılıyordu. Yapabildiği buydu ancak. Genç adamın tutamadığı göz yaşları bebeğininkine karışıyordu artık. Koridorun sonundaki kompartımanın kapısı sertçe açıldı ve kızgın bir adam, atletik gövdesini koridora uzutarak seslendi: - Kardeşim insaf yaa. Uyutmadın bizi saatlerdir. Ondan cesaret alan bir kaç kafa daha uzandı ve atletli adama mırıltılarla katıldı. Bazıları ise akıl vermeyi yeğliyordu: - Altını değiştiriversin canım. Altı pistir de ondan. - Karnı açtır onun, canım kardeşim. Hatta meseleyi daha ileri götürüp, “Fazla sütü olan var mı?” diye seslenenler bile oldu. Sonra birden yaşlıca bir adam babacan bir tavırla soruverdi: - Oğlum, annesi yok mu? Genç adam cesaretlenerek bir kaç adım attı ve vagondaki en sakin adama açıkladı: - Yok efendim. İstanbul’a annemin yanına götürüyorum bebeğimi. Tam o anda arka kompartımandaki atletli adam uzaktan bağırdı: - Yav kardeşim, küçücük bebek annesi olmadan uzun yola götürülür mü? Genç adam gözlerini kıstı, o tarafa doğu bir kaç adım attı ve ancak duyulabilen bir fısıltıyla derdini açıkladı: - Özür dilerim efendim. Hepinizden özür dilerim. Boğazındaki düğümü yutkundu ve devam etti. - “Annesini, yaniii... Sevgili karımı... Bugün ikindide toprağa verdim... Bebeğimi o yüzden anneme götürmek zorundayım” Vagonu tuhaf bir sessizlik kapladı birden. Herkes birbirinden utanarak kafasını içeri çekti. Adam, birkaç saniye içinde koridorda ağlayan bebeğiyle yalnız kalmıştı. Daha bir sıkı sarıldı yavrusuna. Kompartımanın acı sessizliğinde bütün gürültüleri bastıran trenin dahili mekanik anonsu duyuldu o anda: “Ankara’dan kalkan hızlı trenimiz bir kaç dakika sonra Bilecik-Pamukova istikikametinde hız kazanarak...” biraradaolmazlarligibaşlıyor.. Her sezon olduğu gibi ulemalar ve dışardan gazelciler teşhisi koyup kenara çekilmeye başladılar. Spor basınımız kafasını hep kimin kiminle yan yana oynamayacağına takmıştır. Son iki yılı Sergen ile Tümer’in nasıl bir arada oynamayacağına takanlarla geçirmişti. Yeni trendimiz Alex ile Van Hooijdonk’un nasıl bir arada oynamayacağına takılan kafalar oldu. Yahu niye olmasın?.. Bana göre bal gibi olur. Takım keki yapacak, Alex kremayı döşeyecek, Pier de kirazı tepesine oturtacak ki, adı pasta olsun. Bu iki isim bir zenginliktir, lükstür, kimsede olmayandır. Yan yana bal gibi de olur ve rakipleri şapa oturtur.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT