BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Görünmez yük

Görünmez yük

Soru basit: Yarışın bir numaralı favorisi olan ata, normal bir jokey yerine, yüz kiloluk bir adam bindirirsen ne olur?



Soru basit: Yarışın bir numaralı favorisi olan ata, normal bir jokey yerine, yüz kiloluk bir adam bindirirsen ne olur? O at birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü... filan değil, onikinci, onüçüncü, yani sonlarda bir sonuçla çıkar yarıştan... Türkiye’nin yaşadığı tamamen budur! Açalım: HHH Biz, Dünya Kupası’nda finali kaçıran A Milli Futbol Takımı’na da, Avrupa Şampiyonası finalinde yenilen A Milli Basketbol Takımı’na da, Atina Olimpiyatları elemeleri finalinde kaybeden Bayan Voleybol Milli Takımı’na da, Dünya Şampiyonası finalinde şampiyonluktan olan Süreyya Ayhan’a da, son olimpiyatta altın madalyadan olan Elvan, Şeref Eroğlu ve Hamza Yerlikaya’da hep aynı şeyi yaptık. Önce sırtlarına taşıyamayacakları yükü bindirdik; sonra onlar kaybetti, biz lanetledik. Süreyya’nın dopinginde de... Elvan’ın birinciliğe koşarken sendeleyip, titreyip taa ondördüncülüğe düşmesinde de bu “görünmez yükün” etkisi çok büyük. Türk insanı alkışını ödünç verir; ilk tökezlemede geri almak ve misliyle burnundan getirmek için... Spor kültürümüz olmadığından, bir şampiyonu yetiştirme ve yarışa hazırlama tecrübemiz olmadığından, bir şampiyonu “yaşatma” tahammülümüz olmadığından bugün omuzlarda olması gereken Şenol Güneşler, Süreyyalar, Naimler, Elvanlar, Hamzalar “insan içine çıkamıyor.” Çünkü Türkiye’nin tavanı basık, “normal” insanlardan yukarı tırmananın kafası çarpıyor. Ve başarı asla cezasız kalmıyor! Vefa, sadece bir stad ismidir! Derwall Türkiye’ye omuzlar üstünde gelişini, işi bitip geri dönerken ise yapyalnız kalışını gözyaşlarıyla anlatır kitabında... Üstelik, senelerce şampiyonluğa hasret kalmış G.Saray’ı mutlu sona ulaştırmasına rağmen... Aynı şey Gordon Milne’in, Stankoviç’in, Hiddink’in, Taffarel’in, Veselinoviç’in, Ortega’nın ve sayısız yabancının başına gelmedi mi? Avrupa kupalarında ve milli takımda en fazla golü bulunan Hakan Şükür bugün hâlâ gol attığı hafta kahraman, atmadığında alternatifi aranan Şaban değil mi? Aykut Kocaman, futbolculuğunun son yılını yaşarken demişti ki, “Hafızası olmayan bir toplumuz. Bugüne kadar 141 gol attım ama her hafta kendimi yeniden kanıtlamam gerekiyor.” Alman Sepp Piontek Daminarka Milli Takımı’daki görevinden ayrılıp Türk Milli Takımı’nın başına gelirken Danimarka ile Türkiye milli maç yapmışlar, Kopenhag’da tribünleri dolduran Danimarka seyircisi, “Teşekkürler Sepp... Yolun açık olsun” diye pankartlar açıp şarkılar söylemişti. Bir sohbetimizde bunu Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy’da yakınarak anlatmış ve “Biz ne zaman sırf skorların baskısından kurtulup bu olgunluğa erişeceğiz?” diye sormuş, “Mesela neden Şenol Güneş’i plaketle uğurlamadınız? Ya da, bugün 100. milli maçına hazırlanan Bülent Korkmaz’a, Milli Takım için bu kadar (o gün için 44) gol atmış Hakan Şükür’e neden bir şükran plaketi düşünmezsiniz?” demiştim. Ulusoy, “İlk milli maçta yapacağız” dedi ama ömrü vefa etmedi; -ikimizin katkısı var mı bilemem ama- neyse ki yeni gelenler Beyaz Rusya maçında yaptı. Hakemlere bakın; yıllarca ligin kahrını çeken, küfür ve şiddet içinde görevini yapan bu insanların sahalardan çekilişi hep problemli olmuştur. Ali Aydın’dan geriye doğru aklınıza kim gelirse; Muhittin Boşat, Vahap Beyaz, Ayhan Yücebilgiç, İlhami Kaplan, Aykan Köseoğlu, Ahmet Akçay, Yüksel Okçuoğlu, şu bu.. Bir kuru teşekkür, bir basit plaket zor mudur? Duygusal düşünüyorum belki, bağışlayın; çünkü az önce Atina Olimpiyatları cimnastik yarışlarının kapanışında bir sahne izledim de: Salonun ışıkları kapatıldı; yuvarlak bir ışık huzmesi karanlık tribünleri tarayıp bir güzel hanımın tepesinde durdu; ve hoparlörden bir anons: “Efsane cimnastikçi Nadia Comaneci de aramızdalar.” Nadia, mutluluk ve şaşkınlıkla ayağa kalkıp, coşkuyla kendisini alkışlayan seyirciyi selamladı. Sonra sırasıyla diğer eski şampiyonlara aynı seremoni ile aynı vefa gösterildi! Bu enstantaneler benim için Atina’daki altın madalya mücadelelerinden çok çok daha anlamlıydı! “Hayatta kimse kimseyi anlayamaz.. Aşk dediğimiz, ya vahim bir yanlış anlaşılmadır, ya kötü bir hayal kurma tarzı... Başarılı çift, yalnızlığa tahammülü yüksek iki insan anlamına gelir; çift demek, yan yana iki yalnızlık demek... Sevmek esasında alıp başını gitmektir; sevgiliden uzaklaşan mutlak aşka yaklaşır, sevdiğini gönlünde kendi bildiğince yeniden hayal ederek...” (Attila İlhan, Fena Halde Leman) Hatırlar mısınız? Kim etmişti sahi o lafı? “İkibinli yıllarda herkes meşhur olacak. Ama sadece onbeş dakika için...” diyen hani? Bir tarihte ekranları ve gazeteleri parselleyen isimler vardı, hatırlar mısınız? Gonca Uyanık, mesela... kimdi peki? Ya Gülten Kızılkaya? Levent Oran’ı hatırlar mısınız? Peki Zeynep Uludağ? Sevda Demirel? Carmen Gamze? “Öteki kulvardan” Ferizet Vuruşkan, Hülya Ağansoy, Gonca Us, Aslı Ural?... Hayır, söylemeyeceğim! Nasılsa her birinin yeni versiyonları her gün değişerek medyayı teslim alıyor. Doktorlar niye televizyon programlarında kendilerine soru soran Remziye teyzeye, Pakize ablaya, “Biz buna tıpta akut membranohemorajik tonsillit diyoruz” deme gereği duyar? “Şiddetli bademcik iltihabı” dese altı yıllık üniversite eğitiminin boşa gideceğini mü düşünür? “Biz sizlerden farklıyız” demenin latincesi midir bu?
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT