BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Falcıların kölesi Kubilay

Falcıların kölesi Kubilay

Moğol falcıları gelecek yıl için birer yıldız takvimi hazırlarlar. Sayısal loto gibi çok tutturan malı götürür, Kubilay’ı ona itibar etmeye başlar. İşte bu yüzden müneccimler net tarih ve tariflerden kaçar, çok mânâya gelen sanatlı cümlelerle peşrev yaparlar.



Onbinlerce muhafız, sayısız saray, hesapsız odalıklar... Dağlar gibi altın, zümrütler, elmaslar, kıpkızıl yakutlar... Bu serveti, bu ihtişamı hiç bir sanatkar, hiç bir tüccar kazanamaz. Ama askerler başka! Belinde silah olan, dilediğine el koyar. İşte Kubilay da koca Asya’nın haracını yer, kim ne iş yaparsa yapsın hissesini alır, keyfine bakar. Onun yaşadığı hayat dolar milyarderlerinin bile boyunu aşar. Zalimler korkak olur derler ya, güçlendikçe Kubi’nin de vesveseleri artar. Olmayacak şeylere sığınır, şamanlardan bakşilerden medet umar. Han-Balık’ta 5 bin civarında falcı bulunur, bu sahtekârlar güpegündüz yıldızlara bakar, alıklara akıl satarlar. Moğollar onların fırtınadan, kasırgadan hatta zelzeleden haberdar olduklarını sanır, yanlarında el pençe divan dururlar. Venedik’e dönüş Kubilay Müslümanlara mesafeli dursa da bazı güzellikleri yakalar, mesela fuhşu ve kumarı yasaklar. Halka “malınız mülkünüz benimdir, siz kimin malıyla kumar oynuyorsunuz” der, suç üstü yakalananları kızgın demirle damgalarlar. Moğollar ulaşıma ve haberleşmeye çok önem verir, ülkeyi tabelalarla donatırlar. Posta tatarları her fersahta (36 km filan) at değiştirip yeniden yola koyulurlar. Atlar memleket içinde dönüp durduğu için hayvanlar diri kalır, savaşa hazır olurlar. Ülkede ekilmemiş yer bulunmaz, meralarda semiz hayvanlar otlar. Yemekleri basittir, ya tahıl haşlar, ya da et kavururlar. Bazen et üstüne süt döker, şekil yapar, lezzet ararlar. Aradan uzun yıllar geçer, Kubilay Han, Marco Polo’yu emsalsiz hediyelerle donatır ve Papaya yollar. Eline iki altın plaka verir ki bu “özel geçiş belgesi” her kapıyı açar. Bu arada Mavi hatun adıyla anılan kızı Kökeçi’nin, Argun Han’a götürülme işini de ona bırakır, yanlarına 600 seçme muhafız katar. Kafile Okyanusa akan bir nehir (Pulisanghin) üzerinde Ço Çau’ya varır. Burada temiz hanlar ve hareketli çarşılar vardır. Şehirler birbirine yakın, yollar kalabalıktır. Köyler kasabalar bile ticaret merkezi gibi çalışır, peşpeşe fuarlar açılır. Sayısız dut ağacı olan Tay-yuan-fu ipeklileriyle tanınır, Ping-yan-fu’da ise porselenciler öne çıkar. Ama Ak-balık alayına fark atar. Marco ve adamları sakin sakin akan nehirlerden geçer, devasa sazlıkları aşarlar. Yöre halkı bu sazlardan nefis bastonlar yapar. Siang-fu’da Mangalay’ın sarayında ağırlanırlar. Gözalabildiğine uzanan bahçede, tavus kuşları, taylar, kuzular dolanırlar. Bunlar savaşçı insanlar değildir, sanatla uğraşırlar. Çeng-tu-fu da muhteşem bir kenttir ama Moğol işgaliyle gül gibi solar. Ne zenginlik ne şatafat kalır, eski günlerini çok arar. Nehir otobanı andırır, üzerinde süslü tekneler turlar, 5 - 600 metrelik köprüler gerdanlık gibi sıralanırlar. Enleri 12 metre kadardır ve kırmızı bir çatıyla gölgelik yaparlar. Köprü üstüne dizilen kulübelerde binlerce altınlık alışveriş döner, vergi ve gümrük memurları girişi çıkışı tutar, kolayca tahsilat yaparlar. Bunca bolluk bereket arasından geçtikten sonra pis, bakımsız, Tibet’e varırlar. Tibetli kızlar gelenle geçenle yatar, ne kadar çok ilişkiye girerlerse o kadar makbul sayılırlar. Bu yüzden zührevi hastalıklar yaygındır, kokuşma memleketi sarar. Erkekler ya budist rahiptir, ya da haydutluk yaparlar. Para yerine tuz kullanır, kaba kumaşlar giyer ve iğrenç kokarlar. Ava iri köpeklerle çıkar, kamışa benzer dallar yakarlar. Bunlar alevlendi mi adeta ıslık çalar ve çıkardıkları parlak ziya ile yabani hayvanları korkuturlar. Göller mercan doludur ama el işinden anlamazlar. Kara-yang ülkesinde Müslümanlar da yaşar ve onlar temizlikleri ile göze batarlar. Halk ziraatle uğraşır, para olarak istiridye kabuklarını kullanırlar. Eti pişirmeden yer, otla baharatla yoğurdukları köftelere bayılırlar. Civar ormanlarında dev yılanlar vardır, bunları ustalıkla avlar derilerini kullanırlar. Yine manda derisinden hafif ama dayanıklı zırhlar yaparlar. Kimya işini iyi bilir oklarının ucuna şiddetli bir zehir bularlar. Moğollar bu ülkeyi işgal ederken şişe şişe panzehir taşımak zorunda kalırlar. Suçlular sıkıştılar mı yanlarındaki hapları yutup ölü gibi uyurlar ama Kubi’nin adamları onları kusturup sorguya alırlar. Bazı putperest kabileler hoşlandıkları konukları öldürür, böylece ruhunun evlerinde kalacağını sanırlar. Zar-dandan ülkesinde erkekler dişlerini altınla kaplar, ağızları sellektör gibi yanar. Burada her iş kadınlardan sorulur, erkekler sadece savaşırlar. Altın o kadar boldur ki dönüp bakan olmaz, işi bilen tüccarlar incik boncuk verip külçeleri yüklenir, büyük paralar kazanırlar. Okuma yazma bilmez, senet yerine odun yararlar, borcunu ödeyen odunun öbür yarısını alır, hesabı kapar. Sömürü çarkı Asya’da zaman zaman Moğol sömürüsüne direnenler de çıkar. Mesela Bengal kralı iki bin fillik bir orduyla Tatarlara karşı koyarlar. Moğol atları ürker ve dağılırlar. Ancak Komutan Nasreddin, onları ormana çeker ve tek tek avlar. Artık buralar Hindistan sayılır. Marco kaplanların, yılanların fink attığı ormanlardan geçer, kuş uçmaz kuytularda muhteşem saraylara rastlar. Mien sarayının kubbesi serapa altındır. Zaten Kubilay’ın adamları sırf bu saray için şehri alırlar. Bengalliler kendilerine has bir lisan konuşurlar. Suç işleyeni hemen zincire vurur esir tüccarlarına satarlar. Cildlerine iğneler batırır kollarına dövmeler yaparlar. Çivili tahtada yatar, acıya tahammül edemeyeni adamdan saymazlar.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT