BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Polo’yu Polo yapan yazar Rustichello

Polo’yu Polo yapan yazar Rustichello

Marco Polo çok şey görür, çok şey yaşar, üstelik günü gününe not tutar. Gelgelelim bunları kitaplaştırmak gibi bir niyeti yoktur. Ta ki Ceneviz zindanlarında ünlü yazar Rustichello ile aynı hücreyi paylaşıncaya kadar...



Moğolların köklü bir kültürleri olmadığı için esir ettikleri ülkelerden etkilenir ve değişmeye başlarlar. Çinlilerle düşüp kalkanlar paragöz olurlar, Hindulara yaklaşanlar parmağını kaldıramayacak kadar uyuşurlar. Türklerle bir arada bulunanlar Türkleşir, İslâmlaşır ve kılıçlarını nizam-ı âlem için sıyırırlar. İşte Kubilay’ın Türkistan’da hüküm süren yeğeni Kaydu da Türk gibi yaşar. Onun Ayyürek adında bir kızı vardır, çılgın gibi ata biner, değme muhariplerden iyi ok salar. Babası kızı evlendirmeyi düşünür ama bileğini bükecek yiğit bulsa. Tutar bir yarışma açar, gelgelelim Ayyürek rakiplerini tek tek yıkar, atlarına el koyar. Mağluplar bini aşmış, atlar ahıllardan taşmıştır ki karşısına çok yakışıklı, pek asil bir bey oğlu çıkar. Anası babası “deli kız bari bunu yenmese” deyip nefeslerini tutar. Ayyürek ilk kez heyecanlanır, yüreği pırpırlanır, yanakları al al yanar. Hiç yapmadığı bir şeyi yapar, sıcak bir yuva, yumuk elli bir bebiş hayali kurar. Ama savaşçı savaşçıdır, meydana çıkınca cengaverliği tutar. Halat çekişmesinde genci ipe dolayıp tepesi üstü yere çalar. Delikanlı büker boynunu gider, Ayyürek melûl melûl ardından bakar. Kimseler inanmaz Karanlıklar ülkesinin sakinleri (Ruslar) ilkel kavimler gibi tapınırlar. İri yarıdırlar ama yüzlerinde renk bulunmaz. Çok içer, sağda solda sızarlar. Hanlarında iri kütükler yakar ve çok pis kokarlar. Marco Polo, Pekin’den çıktığında Kubilay yanına 600 muhafız katar. Hastalıklar, fırtınalar derken sadece 16’sı yolu tamamlar. Çöller, denizler, dağlar, buzullar, yırtıcı hayvanlar, garip insanlar... Hasılı Marco çok az Avrupalı’nın cesaret edebileceği bir seyahat yapar ve Venedik limanına ayak basar. Ayrıldığında 15’lik bir tıfıldır, şimdi yaşı 40’ı aşar. Dondurucu ayaz ve yakıcı güneş cildini kavurur, kılık kıyafetiyle Tatarlardan ayrılamaz. Çocukluğunun geçtiği şehirde onu kimse tanımaz, yakın akrabaları bile “hayır sen Marco olamazsın” der alaya alırlar. Marco Polo elbisesinin astarından paha biçilmez yakutlar çıkarıp dağıtınca onu “hatırlamaya” başlarlar, “zaten babasının da ne kadar cömert olduğundan” söz açar, işi oluruna bağlarlar. Saraydan zindana Marko’nun ilk işi rahiplerin ruhanilerin peşinden koşmak olur, Kubilay Han’ın gücünü ballandıra ballandıra anlatır ve “bir ittifakın tesisi” için kendini paralar. Ancak o günlerde Venedikliler Türklerle, Araplarla değil ticari rakipleri Cenevizlilerle uğraşmaktadırlar. Marco Polo’yu da bir geminin başına geçirir, sefere yollarlar. Bakın şu işe ki bir sürü yamyamın, sapığın elinden sıyrılan serüvenci aynı kanı taşıyan hasımlarının elinden kurtulamaz. Onu zincire vurur, zindana kapatırlar. Hücre arkadaşı Rustichello şövalye hikayeleri karalayan bir yazardır, Marco’nun başından geçenleri duyunca hokkasına divitine sarılır ve ‘Harikalar Kitabı’ ortaya çıkar. Ancak o da, devrin edipleri gibi ağır ve ağdalı bir Fransızca kullanır, bir çok hadiseyi “şövelyelik ruhuna ters bulduğu için” atlar, bizi muhteşem bir tarih (ve tabii ki coğrafya) kitabından mahrum koyar. Rönesansa maya Bu notlar Kristof Kolomb, Vasco de Gama, Macellan, James Cook gibi seyyahları heyecanlandırır, gemisini düzen uzak ufuklara yelken açar. Marco’nun anlattıklarından etkilenip yola çıkan tüccarlar parayı bulmakla kalmaz, bilgilerini görgülerini de artırırlar. Dünyadan haberleri olur, hurafeci papazları kaale almazlar. Zaten rönesans da bu birikimden doğar. Venedikliler Marco Polo’yu “Bay Milyon” diye çağırırlar. Kaç milyon sarı lirası vardır bilmiyoruz ama öldüğü zaman kızlarına yetmişer kilo altın bırakır. Takdir edersiniz ki bu para kolay kazanılmaz. Zaten Polo, gerek Papa’nın gerekse de Kubilay’ın kendisini altınla tarttıklarını saklamaz. Marco Polo “yediğim içtiğim bana kalsın, size gördüklerimi anlatayım” demez, hemşehrilerini pek çok yenilikle tanıştırarak bir çığır açar. Mesela o güne kadar İtalyanlar dondurmayı bilmez, makarnayı hiç tanımazlar. Bunlar kâbul görür, lâkin kağıt paranın mantığını bir türlü anlatamaz. Tüccarlar, Kubilay’ın banknotlarına boş boş bakar, keselerini okşayıp altıncıklarını şıkırdatırlar. Askerler ise barutla ilgilenir, Çinlilerin maytap ve fişekte kullandıkları tozu hemen silaha uyarlar, top tüfek yaparlar. Kuşlarla yanyana Doğulular göğe ilgilerinden olacak masallarını uçan halılarla süsler ve rengarenk uçurtmalar yaparlar. Marco’nun anlattıklarına bakılırsa Çinli veledin biri hasır şapkası uçmasın diye ip bağlar. Rüzgar hasır şapkayı yine kaldırır ama kapamaz. Çocuk değil mi bundan bile oyun çıkarır, şapkaya kaş göz yapar, allı pullu bir kuyruk takar. Sonra uzunca bir sicimle göğe salar. Bu iş zamanla Çinlileri çok sarar, gökyüzünü rengarenk uçurtmalarla donatırlar. Hatta hırsızın biri büyük bir uçurtmayla Fağfurun kulesine ulaşır ve altın heykeli çalar. Peki Pololar’ı Moğol ülkesine yollayan Papa umduğunu bulur mu? Nerdee? Allah’ın (Celle Celalüh) dediği olur, Kubilay’ın yerine oğlu Cengiz değil de torunu Timur geçince Müslümanlar büyük güç kazanırlar. Ancak Cizvit misyonerleri ısrarla yöreye gider, çekik gözlülerin arasında zemin tutmaya çalışırlar. Eğer Asyalılar savaşçı olmalarına rağmen yabancılara karşı müsamahalı olmasalar Marco bu turu zor tamamlar. Bu gezi Avrupalılar için elbette bir keşiftir, ama Türkler zaten asırlardır oralarda at koşturur ve Çin settini rahat aşarlar. Hasılı bu onların ilkidir, bizi bağlamaz.
Kapat
KAPAT