BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Serüvenci Kral II. Richard

Serüvenci Kral II. Richard

Rişar efsane kenti bir tepeden (muhtemelen Zeytin Dağından) görünce hayalle yaşadığını anlar. Akka gibi ufacık bir kale önünde iki yıl oyalanan bu ordu, Kudüs gibi güçlü bir kenti hayatta alamaz. Hele ki Selahaddin gibi bir komutandan...



Akka’da bir avuç Eyyubi mücahidi, sayıya gelmez küffar karşısında çok zorlanır ama vaziyet Avrupalılar açısından da parlak sayılmaz, hele Almanlardan 100 bin takviye beklerken, 5 bin perişan adamla karşılaşınca hepten yıkılırlar. Son bir gayretle çemberi kırmaya çalışır ama kendileri kırılırlar. “Senin yüzünden”, “yok senin yüzünden” kavgaları büyür, sabırlar taşar. Fransa Kralı münakaşaları gurur meselesi yapar, köprüleri atar. Yakın adamlarını alıp yurduna döner, hiç değilse birkaç bin kişi azalırlar. Ancak yönetim kesinkes Aslan Yürekli Rişar’ın eline geçer ve kavga kızışmaya başlar. Haçlılar içinde Selahaddin Eyyubi’nin affına uğrayanların sayısı hiç de az değildir, ancak geçmişi tez unuturlar. Utanıp sıkılmadan tam 2700 Müslümanı öldürür, kasap çengelleriyle surlara asarlar. Selahaddin’in elinde de bir o kadar esir vardır ama o böyle bir şeyi aklından bile geçirmez, teklifi dahi “suç” sayar. Tam iki yıl böyle geçer, ne zaman ki yiyecek lokma, içecek su, atacak ok biter, Akka’yı savunmanın mânâsı kalmaz. Selahaddin adamları ile istişare yapar ve yeni bir karar alırlar. Haçlıları bu kadar yordukları yeter, şimdi inlerinden çıkarmalı ve sahrada kırmalıdırlar. Nitekim Akka kalesini sessizce boşaltır, adeta sırra kadem basarlar. Akka’dan sonra Aslan Yürekli Rişar Akka’ya girince zafer kazandığını sanır ve o hızla Kudüs’e doğru yürümeye başlar. Arsuf Meydan Muharebesinde yenilmesine rağmen içine düştüğü tuzağın farkına varamaz. Zira Selahaddin Eyyubi elindeki kaleleri (mesela Yafa’yı, Askalan’ı) yakıp yıkar, Haçlılara sahrada sığınacak tek delik bırakmaz. Serin Avrupa kırlarından gelen savaşçılar boğucu sıcağa tahammül edemez, zırh taşımaktan bir hal olurlar. Herkül vücudlu yarmaların kemikleri çıkar, ayakta sallanırlar. Bu arada Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü tahkim eder, sarnıçları doldurur, ambarlara yıllarca yetecek kadar erzak yığar. Avrupalılar ilim ve kültürde Doğulularla yarışamasalar da savaş teknikleri yabana atılamaz. Özellikle kale muhasarasında, lağımcılıkta, mancınık yapmakta ustadırlar. Kaldı ki ormandan ve madenden fukara olan Müslümanlar donanma kurmakta zorlanırken, onlar (özellikle Akdeniz ticaretini elinde bulunduran İtalyanlar) devasa tekneler yaparlar. Yâ lel İslâm! Sonra Haçlıların atları bizimkilerden iri ve güçlüdür. Gök renkli zırhlarla kaplanan aygırlar yürüyen kaleleri andırırlar. Selahaddin Eyyubi duvar gibi hat halinde yürüyen demir adamları bir avuç mücahidle karşılar, “Et çelikle çarpışıyor, kaleler ateş saçıyor, denizler düşman kusuyor” demekten kendini alamaz. Kaldı ki Selahaddin eskisi gibi sıhhatli de değildir, nefesi daraldıkça (belki de astımlıdır, kimbilir) Harrube Dağına çıkar, birkaç saatliğine olsun soluk toplamaya bakar. Genç sultan cenkte bir o yana bir bu yana koşar, cephenin her tarafında onun sesi çınlar: “Yâ lel İslam!” Erbabı bu iki kelimeden bir kitaplık mesaj çıkarır: Sabret, eğilme, zulmetme... İslam’a gel! İslama çağır!.. Önce İslâm! Sonra İslâm!.. Yâ lel İslâm!.. Hekimini yollar Bunca hareketli bir hayata vücud mu dayanır? Nitekim Sultanın hastalığı sık sık nüksetmeye başlar, gün gelir parmağını kımıldatacak mecali kalmaz. Buna rağmen küffarla ölümüne boğuşur, hatta bir keresinde şövalyeler onu kuşatırlar, yakalanmaktan son anda kurtulur, yine dağlara çıkar. Eyyubiler o saatten sonra meydan savaşı vermek yerine küçük birliklerle, gece baskınları yaparlar. Rişar bir adım ilerleyemez, iaşe taşıyan konvoylar vurulduğu için askerine yemek çıkaramaz. Adamları bitlenir, kokar, iyice huzursuz olurlar. Kudüs’ten filan çoktaaan vazgeçmişlerdir, şimdi çorak arazide kırılmamaya bakarlar. Bu coğrafyada dışarıda kalmak hakikaten zordur. Rüzgar tozu toprağa katar, kum tükürür, çamur solurlar. Gün gelir Aslan Yürekli Rişar’ın da şaftı kayar, yorgan döşek yatmaya başlar. Ateş içinde kıvrandığı günlerde beyaz bayraklı Eyyubi heyeti görünür. İçlerinden biri öne çıkıp “Ben Selahaddin’in hekimiyim” der, “sultanım savaşta hastalanmanın ne demek olduğunu iyi bilir. Beni size yolladılar”. Kısa süren bir muayeneden sonra hoş kokulu otlar kaynatıp eliyle sunar. Doğrusu bu ilaç iyi gelir, Kral ertesi sabah ayağa kalkar. Kudüs mü? Asla! Rişar, Müslümanları Orta Doğu’dan atamayacağını anlamıştır. Artık arzuladığı tek şey vardır: “Kutlu Kudüs ve Kutsal Haç (!)” Selahaddin Eyyubi “Kudüs hiçbir zaman Hıristiyanların olmadı, yine olmayacak” der bu talebe kesin bir tavır koyar. Haça gelince “verelim gitsin, başımızdan bir dert eksilsin” diyenlerin aksine zikredilen tahta parçasının “putperestliği teşvik edeceğinden” korkar, yine onların ıslahı ve felahı için buna yanaşmaz. Rişar, Selahaddin’i tanıdıkça akıbetinden ürkmeye başlar. Ancak “bırakıp gidiyorum” demeyi de yediremez, gönülsüz de olsa harabeye dönen Yafa Kalesini onartır, adamlarıyla surların içine kapanırlar. Bu arada Eyyubiler Kudüs’ü güçlendirmeye devam eder, hem surları yükseltir, hem yeni kuleler yaparlar. Selahaddin o yorgun ve hastalıklı haline rağmen harç taşır, taş kırar. Rişar efsane kenti bir tepeden (muhtemelen Zeytin Dağından) görünce hayalle yaşadığını anlar. Akka gibi ufacık bir kale önünde iki yıl oyalanan bu ordu, Kudüs gibi muhteşem bir kenti hayatta alamaz. Hele ki Selahaddin gibi bir komutandan...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT