BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Medya kaçıncı kuvvet?!.

Medya kaçıncı kuvvet?!.

İzin verirseniz bugün analizlere fazlaca girmeden, son zamanlarda medyanın adeta merkezi rol oynadığı ve giderek tırmanan tartışmaların ne anlama geldiğini; kimlerin neyi hedeflediğini biraz kestirmeden anlatmaya çalışalım!..



İzin verirseniz bugün analizlere fazlaca girmeden, son zamanlarda medyanın adeta merkezi rol oynadığı ve giderek tırmanan tartışmaların ne anlama geldiğini; kimlerin neyi hedeflediğini biraz kestirmeden anlatmaya çalışalım!.. Alışılagelmiş ifadesiyle, devlet yönetiminde temel unsurlar olan; yasama, yürütme ve yargıdan sonra geldiğini belirtmek ve taşıdığı önemi teyit etmek üzere; “Dördüncü Kuvvet” olarak anılan medyanın (daha eskilerdeki tabiriyle basının) bu sıralamadaki yerini beğenmeyip; üstlere tırmanmak ve hatta (Birinci Güç) olmak gibi hırs ve hevesleri besleyenler hep olmuştur. 1980’li yıllarda, Hürriyet Gazetesinin o zamanki sahibi Erol Simavi; dönemin başbakanı merhum Turgut Özal’a meydan okuyan bir mektubunda bu durumu açıkça dile getiriyordu! Yani “Basın birinci kuvvettir!” diyordu. Ama ne oldu? Erol Simavi, gazetesini elden çıkarmak durumunda kaldığı gibi, yaşamını da ülke dışında devam ettirmek gibi bir sonuçla karşılaştı... Simavi gazetesini niye sattı, niçin yurt dışında yaşamayı tercih etti!.. Bu konulara girmeyeceğiz. Dedik ya, geniş analiz yerine kestirmeden gideceğiz bugün! Birkaç gündür medyanın önemli bir bölümü ile iktidar arasında normal ölçüleri aşan bir sürtüşme yaşanıyor. Fazla bir reytinge sahip olmasa da, sansasyonel yayınlarıyla zaman zaman dikkat çekmeyi başaran bir TV kanalı; önceki gün ekranından neredeyse bir saat süreyle, şöyle bir başlığı izleyicilerine yansıttı: “Başbakan Erdoğan bugün de medyaya saldırdı...” kullanılan deyime dikkatinizi çekerim; “SALDIRDI!..” Böyle bir ifade, dilbilgisi kuralları çerçevesinde incelendiğinde; birbirine hasım yani düşman olan iki tarafın karşılıklı hamlelerini anlatmak için kullanılır. Demek ki söz konusu TV kanalı; halen bu ülkeyi yöneten meşru hükümetin başkanı ile medyayı birbirine “DÜŞMAN” konumunda görüyor veya öyle göstermeye çalışıyor!.. Bu son derece yanlış ve tehlikeli bir tutumdur. Bu kanalın sahibi ve yöneticileri olan meslektaşlarımıza, sadece meslek ilkeleri ve iyi niyet çerçevesinde, bu hatalı tutumdan vazgeçmelerini tavsiye etmek isteriz. Türkiye’de basın veya yeni tanımıyla medya; bazı açılardan maalesef çok da parlak bir sicile sahip değildir. Bugün sureti haktan, yani demokrasi savunucusu görünen bazı gazete ve gazetecilerin, geçmişte şimdiki iddialarının tam tersine, pek çok defalar antidemokratik, baskıcı ve otoriter rejimlere arka çıktığını, onları teşvik ve tahrik ettiğini kimse unutmadı. Son kırk yıldaki askeri darbe ve darbe teşebbüslerinin, hangi basın organları ve gazeteciler tarafından teşci edildiğini burada tek tek saymayalım artık!.. Daha yedi-sekiz sene önce kotarılan bir “postmodern darbe”nin yandaş ve şakşakçıları, şimdilerde özgürlük ve demokrasi kahramanlığı taslıyor. Bunlar, halkımızın cemaziyelevvellerini bilmediğini veya unuttuğunu mu sanıyor acaba? Evet ... Klasik veya postmodern darbelerin devri kapandı artık. Milletimiz bunlara alet olan siyasetçilerin de defterini dürmedi mi? Eğer halk, vaktiyle darbe ve otoriter rejim şakşakçılığı yapan bazı kalemşorların fikirlerine prim verseydi, 3 Kasım 2002 seçimlerinin neticesi başka olurdu! Bu ülkede iktidarı tayin etmek veya onu işbaşından uzaklaştırmak artık yalnızca demokratik usullerle; yani ancak ve ancak halkın iradesiyle gerçekleşmek durumundadır. Onun için hâlâ eski günlerde kalanlara bir hatırlatmada bulunmak iyi olacak galiba: “Geçti Bor’un pazarı...” Medya, üstlendiği görevi doğru ve dürüst şekilde ifa ettiği sürece; halkın gözü ve kulağıdır ve elbette bu konumuyla dördüncü kuvvettir. Ama medyanın sırf kendi heves ve ihtirasları sebebiyle topluma “AT GÖZLÜĞܔ taktırmaya kalkışmak gibi bir hakkı da yoktur!.. Basın etiğini her gün çiğneyenlerin ahlâk dersi vermeye kalkışması, en hafif deyimiyle ikiyüzlülüktür! Daha açık söyleyelim; sırf kendi “familya”larından olmadığı için, iktidarı doğru-yanlış her adımında peşinen mahkum edenler, samimiyet ve objektiflik sınavını geçemezler. Bunlar istediği kadar bağırıp çağırsın ve sesleri de ne kadar yüksek çıkarsa çıksın, sonuç aynıdır. Kısacası, bu ülkede hiç kimse milli iradenin üstünde değildir ve olamaz. Ne medya, ne de başkası... Eğer iktidar yanlış yapıyorsa veya yapacak olursa, onu değiştirecek olan merci halktır. Demokratik rejimin icabı, siyasi partileri iktidara getirdiği gibi, iktidardan düşürmesini de pekala bilir. Dolayısıyla medyanın böyle bir rol üstlenmeye kalkışması hem yersiz, hem de gereksizdir. Hep yazılıp çiziliyor; böylesine hatalar medyaya olan güveni yok etmekle kalmıyor, daha da vahimi ülkeye büyük zarar veriyor. “Dördüncü Kuvvet” olarak medya kamuoyunu doğru bilgilendirme görevini yapmalı, milli iradenin belirlediği iktidar veya muhalefeti belirlemeye, ya da onların yerine geçip ülkeyi yönetmeye kalkışmamalıdır. Geçmişte artık böyle şeyler yapmamak (Hükümet kurmak- hükümet yıkmak vs.) üzere aralarında anlaşanlar, nedense verdikleri sözleri unutmuş görünüyorlar... Bu da iyi bir şey değil.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT