BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ruhunu beslemeyen, onu öldürür!

Ruhunu beslemeyen, onu öldürür!

Maddi gıdayı alamayan kimse, eceli gelmişse açlıktan ölür. Eğer imanı varsa, ebedi saadete kavuşur. Fakat ruhun gıdası verilmez ve ruh ölürse, o zaman o kimseyi sonsuz bir felaket beklemektedir...



İnsan, vücudunu, bedenini, hastalanmaması, ölmemesi, sıhhatli kalması için besliyor, bunun için yemek yiyor, su içiyor. Bedenin beslenmesi gerektiği gibi, ruhun da, beslenmesi, gıda alması lazımdır. Çünkü insan, hem ruh, hem de cesetten meydana gelmiştir. Cesedini besleyen, ruhunu beslemeyen, ruhunu öldürür ve onun katili olur. Nasıl kendini öldüren, intihar eden, bedeninin katili olursa, ruhunu beslemeyen de, onun katili olur. Vücudunu beslemeyenin, gerekli gıdaları vermeyenin, geçici olan dünya hayatı sona erer. Ama ruhunu beslemeyenin hayatı ise, sonsuz kere ölmüş demektir. Yani ruhunu gıdasız bırakan kimse, sonsuza kadar kendisini öldürmüş demektir. Birisi altmış senelik bir ömrün intiharı, diğeri ise, sonsuz hayatın intiharı... İkisinin arasındaki fark, ölçüye, hesaba sığmaz. Kaldı ki ruhunu beslemeyip öldüren kimse, ahirette zevk-i sefa içinde yaşamayacağı gibi sonsuz azap içinde olacak ve ateşte yanacaktır. Bunun için ruhunu beslemeyip, gerekli gıdaları vermeyerek ruhlarını katledenler, ahirette felakete uğrayacaklardır. Peki ruhu öldürmemek için ne yapmak lazımdır? Din büyükleri, İslam âlimleri, bunların cevaplarını ciltler dolusu kitaplar yazarak bildirmişlerdir. Ruhu öldürmemek için, onu beslemek lazımdır. Sabah-akşam yemek yiyerek, gerekli gıdalar alınarak beden beslendiği gibi, ruhu da, ona lazım olan gıdaları vererek beslemek lazımdır. Ebû Bekr-i Verrâk hazretleri buyurdu ki: “Kalb, ruh, hidâyetle, imanla diri olur. Dalâletle, inkarla ölür. Temizlik ve saflıkla sıhhat bulur. Dünyâya meyletmek ve kararmakla hastalanır. Zikirle uyanır, gafletle uyur. Kalbin diriliğinin alâmeti; iyiliğe rağbet, kötülükten el çekmek ve hayırlı amel işlemek. Ölümü de bunların tersidir.” Ruhun birinci gıdası Ruhun birinci gıdası imandır. İman olmazsa, diğer amellerin, ibadetlerin bir faydası olmaz. İmandan sonra ruhun İkinci gıdası ise, namazdır. Çünkü namaz, dinin direğidir ve namazın dindeki yeri, vücudun baştaki yeri gibidir. Zira hadis-i şerifte: (Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir) buyurulmuştur. Bir vücutta baş varsa, vücut hayatta, eğer baş yoksa, vücut hayatiyetini kaybetmiş demektir. Bunun gibi, bir kimse namaz kılıyorsa, dini var, namaz yoksa dini yok gibidir, demektir. Ruhun üçüncü gıdası ise, emredilen diğer ibadetleri yapmak, haramlardan sakınmak, dini konuları müzakere etmek, sohbet etmek ve bütün tefsir, hadis, fıkıh, ilmihal kitaplarını okumaktır. Ruhun, bu manevi gıdalara ihtiyacı vardır. Bu gıdalar verilmezse ruh ölür. Ebü’l-Hayr Fârûkî hazretleri buyurdu ki: “Bedenin sıhhati şu üç şeye bağlıdır: İyi gıdâ, vücutta bozuk zararlı bir madde bulunmaması ve zararlı şeylerden uzak durmak. Kalbin, ruhun sıhhati ise şunlara bağlıdır: 1- Sâlih amel; kalbin ve rûhun gıdâsıdır. 2- Kin, kibir gibi kötü ahlâktan sakınmak; bunlar bedendeki bozuk maddeler gibidir. 3- Günahlardan sakınmak.” Zamanımızda insanlar, hep maddi gıdalar üzerinde durmaktadır. Elbette bu da lazımdır. Fakat maddi gıdayı alamayan kimse, eceli gelmişse açlıktan ölür. Eğer imanı varsa, ebedi saadete kavuşur. Fakat ruhun gıdası verilmez ve ruh ölürse, o zaman o kimseyi sonsuz bir felaket beklemektedir. Behâeddîn Zekeriyyâ hazretleri; “Bedenin selâmeti, sıhhati, az yemek; rûhun selâmeti, sıhhati, günâhları terk etmekte; dînin selâmeti, sıhhati ise Peygamber efendimize salât getirmektedir” buyurmuştur. Maddenin esir aldığı kimseler, ruhun gıdasından bahsetmenin, yalnız camilere ve oradaki görevlilere mahsus ve onların vazifesi imiş gibi zannediyorlar. Halbuki insan, sadece et ve kemikten ibaret değildir. Her insanın ruhu vardır ve bunun da beslenmeye ihtiyacı vardır. Ebû Bekr bin Ebî Sa’dân hazretleri buyurdu ki: “Ruhlar, nurdan yaratıldı ve karanlık bedenlerde yerleştirildi. Ruh kuvvetli olursa, akıl ile hemcins olur ve ona Allahü teâlânın nurları yağmaya başlar. Nefsin zulmeti gider. Böylece nefs, akıl ve rûhun nurlarıyla rûhânî bir varlık olur ve nefs, rûh ile berâber aklın emrine, yoluna girer. Ruhlar ise gelmiş oldukları gayb hazînelerine dönerler ve kaderin akışını öğrenirler. Ruh, kaderden cereyân eden şeylere muttalî olup, öğrenince, kazâ ve kaderden gelen her şeye râzı olur.” İman o kadar kıymetlidir ki... Ruhun birinci gıdası olan iman, o kadar kıymetlidir ki, Allahü teâlâ bu imanın mükafatını dünyada vermiyor. Zira dünya, buna müsait değildir. İman etmenin mükafatı, Cennette verilecektir. Çünkü Allahü teâlânın dünyada verdiği, yıpranmaya, yok olmaya mahkumdur. Bozulmamak, yok olmamak ise, ancak Cennette olur. Önceki asırlarda camiler, birer medrese gibi, inananlara hizmet vermekte idi. Herkes bilmedikleri meseleleri hoca efendilere sorar ve ruhlarının açlığını giderirlerdi. Camiler erken açılır, Kur’an-ı kerim okunur, sohbetler yapılır, fıkıh kitapları okunurdu. Zünnûn-i Mısrî hazretleri, sohbetlerinde hep; “Rûhun sıhhati, az günah işlemekte, bedenin sıhhati ise, az yemektedir” buyururdu.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT