BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İstanbul’un gözyaşları

İstanbul’un gözyaşları

3 yıl devam eden İngiliz işgalinde Türk milleti kan ağlarken, ellerinde İngiliz, Fransız ve Yunan bayrakları ile sokaklara dökülen Ermeniler ve Rumlar ise sevinç çığlıkları atıyordu



> Sefa Koyuncu İSTANBUL - Birinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan barış görüşmeleri devam ederken İngilizler, 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal etti. Bir İngiliz müfrezesi, Osmanlı Millet Vekilleri Meclisi’ni bastı. Ardından askeri komuta merkezlerini, kışlaları ve telgrafhaneyi ele geçirdi. Şehzadebaşı Karakolu’nu basarak askerlerimizi gece uykuda iken süngülediler. İstanbul’un üzerine kara bulutlar çökmüştü. Türk milleti kan ağlıyordu. İşgale sevinenler ise Ermeniler ve Rumlardı. Azınlıklar, işgal orduları Beyoğlu’nda geçit resmi yaparken, ellerinde Yunan, İngiliz, Fransız bayraklarıyla pencerelerden sarkarak, işgalci askerlere alkış tuttu. “Yaşa, varol!” naraları atarak, “bekledikleri gün gelmişçesine” meydanlarda sevinç gösterileri yapmaya başlayan Osmanlı Devleti vatandaşı Rum ve Ermeni azınlıklar, İstiklâl Caddesi’ne dökülerek, işgali karnaval havasında kutladı. Türk milleti içinse kan, ölüm, sürgün ve gözyaşı dolu çile yılları başlamıştı. Susuzluk baş gösterdi Yaklaşık 3 yıl süren işgalin her anı, İstanbullular için kahredici bir kabustu. İngiliz askerleri kara listeye aldıkları insanları yakalamak için sokak sokak dolaşıyor, resmi daireleri, okulları, evleri, iş yerlerini basıyordu. Rehber ve yardımcıları ise Ermeni ve Rumlardı. 150 kişi yakalanarak Malta’ya sürülmüştü. Huzurdan eser kalmayan İstanbul artık, idamlar ve sürgünler şehriydi. Savaştan yeni çıkmış, savaşı kaybetmiş, yorgun ve bitkin İstanbul’un Anadolu’dan farkı yoktu. Savaşın yaralarını saramadan işgal edilmiş, şehirde kıtlık, pahalılık, açlık ve susuzluk başlamıştı. Resimli Gazete’nin 27 Eylül 1340 (1922) tarihli kapak haberinde Kadıköy ve Üsküdar’ın birkaç haftadır susuzluktan Kerbela’ya döndüğü, işgal güçlerinin su bentlerinin tamirine izin vermediği belirtilerek, “Eğer ecdadın çeşmeleri yıkılmamış ve eski zaman sunakları ortadan kalkmamış olsaydı, su yüzünden tatlı su Frenklerine muhtaç olmazdık” ifadesine yer verilmekte, ayrıca “Ekmeğine her hafta bir kuruş zam edilen şehrimizin artık suları da akmıyor” denilmekte. İstanbul halkı sefalet içindeyken Beyoğlu’nu mesken tutan İngiliz ve Fransız askerleri yerli Ermeni, Rum azınlıklar ve Bolşevik İhtilali’nden kaçıp İstanbul’a sığınan Ruslarla “vur patlasın, çal oynasın” içip, eğlenerek, günlerini gün ediyorlardı. Kütüphane yaktılar İşgal sırasında İngiliz ve Fransız askerleri, bazı okulları boşaltıp karagah yaptı, yalıları yağmaladı ve bazı konakları yaktı.Yaktıkları binalar arasında ünlü bestekar Sadettin Arel’in özel küphanesinin bulunduğu konak ile Şehbal dergisinin idare binası da vardı. 1880-1955 yılları arasında yaşayan ünlü bestekar Sadettin Arel’in kurduğu kütüphane, kayınpederi Abdurrahman Nureddin Paşa’nın konağında oturduğu yıllarda, İstanbul’un işgali sırasında Fransızlar tarafından kasten yakıldı. Bu yangında pek çok nadir yazmalar, koleksiyonlar ve değerli kitaplar yok oldu. Sadettin Arel, 1908 yılından başlayarak 15 günde bir olmak üzere “Şehbal” adında bir kültür ve magazin dergisi çıkardı. Matrisleri İtalya’da hazırlanan bu dergi, o yıllardaki yayınlara göre, baskı kalitesi yönünden üstün nitelikte idi. Ancak yüz sayı çıkabilen Şehbal, İstanbul’un işgali sırasında idare binası yakılarak koleksiyonu ve belgeleri yok edildi.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT