BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Şair sarayda!

Şair sarayda!

Önceki gün, ülkemizin önde gelen yazar/şair kuruluşlarından biri, Dolmabahçe Sarayı’nda ‘görkemli’ bir ödül töreni gerçekleştirdi.



Önceki gün, ülkemizin önde gelen yazar/şair kuruluşlarından biri, Dolmabahçe Sarayı’nda ‘görkemli’ bir ödül töreni gerçekleştirdi. Törene, sarayın bağlı bulunduğu ‘resmi’ kurumun başkanı da katıldı. Yenildi, içildi, gülündü, söylendi; ‘hakkaniyet’ (!) ölçüsüne göre dağıtılan ödüller sahiplerine teslim edildi. Programı düzenleyenler ve orada bulunan herkes bulutların üzerindeydi; çünkü ilk defa, böylesine ‘birinci sınıf’ bir ödül töreni gerçekleştiriliyordu; hatta devletin en üst makamlarından biri de programın ev sahibi sıfatıyla baş köşede duruyordu. Aynı kuruluş, Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış olan şubelerinin temsilcileriyle sarayın merdivenlerine dizilip adeta boy gösteriyordu. *** Fotoğrafta yadırganacak bir şey yok elbette... Yıllarca edebiyatı ve sanatı ‘resmi söylem’lerin dışında tutmayı başarmış -ama becerememiş- kurum ve kuruluşların, daha önceki tecrübelerin gösterdiği şekilde, bir süre sonra dümenini ‘erk’ten yana çevirmiş olmaları değil eleştirdiğim... Peki ya ne?.. Birçok şey... *** Bu kurumun geçen yıl Strasbourg’da düzenlediği “Türkçe’nin Uluslararası Şiir Şöleni”ne son dakikada davet edilmiştim. Havaalanına gittiğimde gördüğüm manzaradan küçük dilimi yutayazdım. Hem şaşırmış, hem de mutlu olmuştum. Şiir şölenine davet edilenlerin çoğu dostumuz, arkadaşımızdı ve fakat daha çok turistik bir seyahate çıkmak için gelenler doldurmuştu alanı... Yurt dışına çıkarken ödenmesi gereken harcı ceplerimizden ödedik. Uçaklarımıza yerleştik. Dört saat sürecek yolculuk sırasında ya dedikodu yapacaktık veya ellerimize tutuşturulan programı okuyacaktık. Ben de öyle yaptım. Davet edilenlerin listesinde, “birkaç şiir kitabım çıktığı için herhalde beni de şairler arasına almışlardır” diyerek doğrudan sözünü ettiğim listeye baktım; ismim yok. Sonra başka yerlere... Nihayet, şölene davet edilen gazeteciler arasında buldum ismimi... Bunun gerekçesini sorduğumda, kurumun en yetkili ismi “Biz seni gazeteci olarak davet etmiştik. Çünkü şair kontenjanımız dolmuştu!” diye garip bir savunmayla beni başından savdı. *** Sözü edilen şehre indikten sonra yaşananları burada anlatmak çok gerekli değil ama programların başladığı ilk andan itibaren yaşadığım şaşkınlığı hatırlatmadan geçemeyeceğim. Komisyonlar oluşturuldu. Çeşitli odalarda Türk şiirinin ‘sorunları’ tartışılacaktı. “Gelmişken bari sen de gir” denilerek beni bir ‘sınıf’a ittiler. Gelenlerin hepsi önceden kendilerine verilen konulara göre derslerine çalışmışlardı ama ben sadece onları dinlemekle geçirecektim sıkıntılı saatleri... Neyse, konuşmacılar Türk şiirini kurtardılar! Ardından şiir okuma saatleri başladı. Kocaman bir salona geçtik. Birkaç şairden başka dinleyici olmadığı için azınlık psikolojisiyle sandalyelerimize iliştik. Herkes şiirini okudu, alkışını aldı. Bir ara, bu işi organize edenlerden biri beni gördü. Kaş-göz hareketiyle benim de şiir okumamı istedi. Kabul etmedim ancak yüksek sesle ismim anons edilince kendimi sahnede buldum. Yine hazırlıksızdım ve ilkokul müsamerelerindeki bebelerin heyecanıyla çıkıp şiirimi okumaya çalıştım ve salondan çıktım. *** Salonun dışında ne mi gördüm? İlhan Berk ve Lale Müldür’ün çevresini sarmış gençleri; hem de Fransa’da okumak zorunda bırakılmış Türk öğrencileri... Onlara şiir hakkında soru soruyorlar, şiir okutuyorlar ve kendi yazdıklarını vermeye çalışıyorlardı. Beynimde bir uğultu başladı: “Ben neden buradayım Yarabbi!” *** Ve önceki güne geldik. Ödül töreni yapıldı. Ben gitmedim ama programı takip ettirdim. Törenin akşamında bir arkadaşımla Çemberlitaş’taki Türkocağı’na uğradık. Ödül verenler, alanlar, bu işi organize edenler ve daha birçoğu masaların etrafına kurulmuş, kimi çay içiyor, kimi nargile fokurdatarak “nasıldı ama” diye birbirlerine bakıyorlar, zafer kazanmış komutan edasıyla kahkahalar patlatıyorlardı. Beni gördüler, ben de onları... İçlerinden bir şube temsilcisi, “Neden gelmedin törene, davet bekliyordun herhalde” dedi. Gülümsedim ve ‘Türk edebiyatını kurtaran adamlar’a bir kere daha bakarak oradan ayrıldım. İyi ki gitmemiştim törene... Ve bundan sonra iyi ki onlarla olmayacaktım...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT