BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Doğuştan muvahhid Said bin Zeyd

Doğuştan muvahhid Said bin Zeyd

Ömer hükmeden bir tavırla sorar: “Ne okuyordunuz?” Dal endâmlı Fatima (Radıyallahü anha) adeta dağ kesilir, pervasızca ağabeyinin karşısına çıkar. “Kur’an-ı kerim okuyoruz” der, “n’olacak?”



Mekkeli Zeyd bin Amr, İslâmiyetten önce de “mümin gibi” yaşar. Dağları, bulutları, yıldızları seyredip tefekkür eder, yaratıp, yaşatan Allah’a (Celle celalüh) kul olmaya bakar. Taş, tahta, helva artık neden yapıldıysa, putların yüzüne bile bakmaz, Lat, Menat ve Uzza önünde kesilen hayvanların etini ağzına koymaz. Kureyş gibi cahiliyye âdetlerinin kol gezdiği bir kabilede küfre direnmek kolay mıdır? Zeyd başı ağrıyabileceğini bilir, lâkin umursamaz. Mekkelilerin gözünde kız çocukları o kadar değersizdir ki bacaklarından tuttukları gibi bir çukura savurur, üzerine üç beş kürek toprak atar, oracıkta bırakırlar. Zavallı bebecikler ağızlarına burunlarına dolan kumla boğuşur, çırpına çırpına boğulurlar. Zeyd bin Amr gözden çıkarılan yavrucakları yalvara yakara babalarının elinden alır, evine getirip evladı gibi bakar. Evi çocuk bahçesine döner. Onlara en iyisinden yedirir, içirir, yetiştirir, evlendirir barklandırır, bir ömür koruyup kollar. O yıllarda Efendimize henüz Peygamberliği bildirilmemiştir ama Zeyd bin Amr, Abdullah’ın yetiminde adı konmadık bir şeyler yakalar, yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Server’le görüşmeye can atar. Zaten soy kütükleri Kâ’b bin Lüvey’de Efendimizle birleşir, ki akraba sayılırlar. Din ama hangisi? Zeyd bin Amr’ın Allahın varlığından birliğinden şüphesi yoktur ama bir kul olarak da vazifeleri olmalıdır. Zikir mi, secde mi, oruç mu? Üstüne ne düştüğünü bilmeli ve yapmaya çalışmalıdır. Şüphesiz Allah’a ibadet etmenin birinci şartı onun gönderdiği dine tabi olmaktır. O heyecanla kalkar, Suriye’ye koşar, Yahudilerle, Hıristiyanlarla tanışır, kâhinlere, bilgelere akıl sorar. Museviler “eğer dinimize girersen üzerimize gelen gazaplardan payını alırsın” der, onu korkuturlar. Zeyd Allah’ın gazabına değil rahmetine taliptir, onlara katılmayı akıllıca bulmaz. Hıristiyanlar da farklı konuşmazlar, kaldı ki bunlar tevhide de inanmaz, ibadete ikonalar tasvirler karıştırır, bir nevi putperestlik yaparlar. Ancak aynı dertle dertlenen bir rahip onu kenara çeker, Ahir zaman peygamberi gelinceye kadar Hanif dininde bulunmasını fısıldar. Zeyd de artık sayıları çok azalan Haniflerin (İbrahim aleyhisselam’ın dini) arasına katılır, göğsünü gere gere bir muvahhid (tevhide inanan) olduğunu söylemeye başlar. O kavuşamasa da Zeyd bin Amr, oğlu Saîd’i de kendi gibi yetiştirir. Oğlunu kenara çeker ve “bir Allaha mı inanmalı yoksa bin ilâha mı” der, onu geleceği müjdelenen son peygambere tabi olmaya hazırlar. Said bin Zeyd sadece muvahhid olmakla kalmaz, içki içmez, kumar oynamaz, yalana, dolana, faize, zinaya bulaşmaz. Ebeveynine hürmet eder, akrabalarını arar sorar. Sonra kul hakkından çok korkar. O da babası gibi kız çocuklarını korur kollar, o da put önünde kesilen hayvanların etini ağzına koymaz. Ve vakit saat gelir, Efendimiz hak dini tebliğe başlar. Zeyd bin Amr o kutlu güne kavuşacak kadar yaşayamasa da oğlu Said ve gelini Fâtima binti Hattab seve seve iman eder, İslâm’a hizmet için ellerinden geleni yaparlar. Genç karı koca Kur’an-ı kerim okumaktan büyük bir haz duyar, adeta Allah’ın kitabıyla yatar, Allah’ın kitabıyla kalkarlar. Daha evvel nazil olan ayet-i kerimeleri de ezberlemeyi arzular bu konuda Habbâb bin Eret’ten yardım talebinde bulunurlar. Hazret-i Habbab ayaklarına kadar gelir ve ders başlar. ? İki Ömer’in biri İşte tam o sıra Ebu Cehil’in kışkırtmasıyla ayaklanan, Efendimizi öldürmek için kılıç kuşanan ve yolda “sen kendi kardeşine bak” sözüyle çileden çıkan Ömer bin Hattâb kapılarını çalar. Ancak Hazreti Habbab’ın davudi bir sesle okuduğu birkaç ayet-i kerime kulağına çarpar. Ömer Arab dilini iyi bilir, şair gibi şairdir. Ona göre bu fesâhatte, bu belagatte söz dizecek bir edip ne gelmiş, ne de geçmiştir. Öyleyse... Ömer yine de renk vermez, içeri hışımla girer ve sorgu başlar: “Ne okuyordunuz?” Said bin Zeyd, Habbab bin Eret’i yan odaya saklar, bu fırtınayı mümkün mertebe hasarsız atlatmaya bakar. Ancak dal endamlı Fatima dağ heybetiyle ağabeyinin karşısına çıkar. Pervasız bir tavırla “Kur’an-ı kerim okuyoruz” der, “n’olacak?” -O sahifelere bakabilir miyim? -Abdestsiz olmaz! -Peki sen okuyabilir misin? Fatima, Taha ve Hadid Sure-i celilelerinden birkaç satır okur ama nasipli Ömer alacağını alır, nefsiyle muhasebeye başlar. En güzel isimleri taşıyan Allahü tealanın tek ilah olduğunu, yeri, göğü, dağları, deryaları yarattığını; öldürdüğünü, dirilttiğini, rızık verdiğini, her şeye gücü yettiğini; zahiri, batını, gizlileri saklıları, hatta kalpten geçenleri bildiğini çok iyi anlar. Yere giren ve yerden çıkan, gökten inen ve göğe yükselen ne varsa hepsine “O” (Celle Celalüh) hükmeder. Gözümüzle gördüğümüz ve görmediğimiz ne varsa O’nundur, kudretini akıl sır almaz. Halbuki... Manalı manalı başını sallar, “halbuki bizim tanrılarımızın bir karış bile yeri yok” diye mırıldanır, “hem kendilerine dahi hayırları olmaz!” Sefil putları gözünden ve gönlünden siler atar. Ne zaman ki Fatima “sadakallahül azıim” der, derin bir sükut başlar. Ama nasıl bir sükut... Ne sinek vızıltısı, ne uğuldayan rüzgâr... Yere yaprak düşse gürültü yapar. Ve Fahr-i Kâinatın bir gece evvel ettiği duanın bereketiyle “iki Ömer’den biri” saf değiştirir, Allah’ın ve Habibinin aşkıyla yanmaya başlar. Habbab, Said ve gül yüzlü Fatima (Radıyallahü anhüm) nasıl sevinirler anlatılamaz...
Kapat
KAPAT