BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Sürat uğruna Enzo Ferrari

Sürat uğruna Enzo Ferrari

Ferrari ve Posche aynı kitleye hitap ediyor ve soluk soluğa bir yarış tutturuyorlar. Bu Alman-İtalyan rekabetinden teknoloji kazanıyor, diğer otomobillerde yıllar sonra yer alacak yenilikler ya Ferrari’de ya Porsche’de uygulanıyor.



Amerika’da bir reklam filmi... Üzerinde Ferrari amblemi olan bir saat çalıyor, jönümüz gözlerini aralıyor, saati tokatlayarak susturuyor, üzerinde ufak ufak Ferrari desenleri olan yorganını savurup üstünden atıyor, gerinirken fanilasındaki “şahlanan kara kısrak” dikkat çekiyor. Genç adam başlıyor giyinmeye, çoraplarının koncunda, kemerinin tokasında hep Ferrari amblemi görünüyor. Montunu giyip kameraya sırtını bir dönüyor, sırmayla işlenmiş mâlum logo ayna gibi parlıyor. Nitekim masanın üzerinden “Ferrari kırmızısı”na boyanmış anahtarlığı alıyor, düğmesine basıyor. Alangirli garajın uzaktan kumandalı kapısı ağır ağır yükseliyor, içeride kükremeye hazır bir Ferrarinin farları yanıyor. Delikanlı Ferrarisi’ne atlıyor. Yönetmen direksiyonun ortasındaki, tokometrenin alnındaki, vites topuzundaki, jantların göbeğindeki Ferrari amblemlerini gözümüze sokuyor. Genç adam öyle bir yola çıkıyor ki yolun iki yanındaki reklam panolarında silme Ferrari reklamı bulunuyor. Gaz biraz, daha gaz derken kızıl afet kuş olup uçuyor. Adeta yerde gökte Ferrari yazan bir oluk içinde akıyor. İşte tam o anda solundan yıldırım gibi bir otomobil geçiyor, bir an ama sadece bir an (saniyenin yarısı kadar filan) fren lambası yanıyor ve “Porsche” yazısı okunuyor. Porsche ensesinde Evet bu bir Porsche reklamı. Almanlar bedeli neyse “cezasını ödeyip” bunu televizyonlarda yayınlatıyor ve o sene ABD piyasasından Ferrari’yi siliyorlar. Biliyor musunuz Enzo Ferrari’nin ömrü-günü, sarı kafalı Bavyeralılarla mücadele ile geçiyor ve bu Alman-İtalyan rekabeti teknolojiye çok şey kazandırıyor. Ferrari, Porsche’nin markajından kurtulabilmek için Formula tecrübelerini arabalara uyguluyor ve direksiyon üzerinden kumanda edilerek çalışan yarı otomatik bir şanzıman yapıyor, ardından elektronik enjeksiyon kullanıyor (1982). Hele 1984 yılında üretilmeye başlanan “288 GTO” efsane oluyor. Karbon fiber gövdesi ve iki küçük turbonun kullanıldığı 400 beygirlik motoruyla dikkat çeken modelin fiyatı da uçuyor. Bunu ortada motorlu “Testarossa” ve 1987 yılında satışa sunulan “F40” (ikinci eli bile 1.5 milyon dolar) izliyor. “Başkaları araba satabilmek için yarışır, biz ise yarışabilmek için araba satarız” diyen Enzo Usta, Porsche 959’un yakaladığı büyük başarıdan sonra yepyeni bir modelle ortaya çıkmayı hedefliyor. Ancak bu bebeği görecek kadar yaşayamıyor (1988). Türk’ün biri bi gün Sadece 3.65 saniyede 100 km sürate ulaşan arabada ağırlık ön tekere % 50 arka tekere % 50 dağılıyor, 4 çekişle adeta asfalta yapışıyor. Tabii ki bu modelin adı “Enzo” oluyor. Efsane Pilot Michael Schumacher’in de çok şey kattığı Enzo, 660 beygirlik motoruyla, zorlanmadan 350 km sürat yapabiliyor. Şimdi size enteresan bir hikâye: Almancının biri parasına kıyıp bu arabadan alıyor. Niye şaşırdınız ki? Kenara ayda yüz dolar koyabilen biri 6520 ay sonra (550 yıl filan ediyor) pekala 652 bin dolar biriktirebilir. Neyse gurbetçi kardeşimiz “deli fişeği” hevesle evinin önüne çekiyor, muhtemelen bir koç kestirip konu komşuya dağıtıyor. Hayırlı olsun diyenlere çay, gazoz ısmarlıyor. Belki de hanımı yeşil ve kırmızı orlondan dilimlenmiş bir karpuz örüp arka cama yerleştiriyor. Dikiz aynasına oğlunun resmini, sinyal koluna da kehribar tesbihi takınca operasyon tamam oluyor. Ancak bu alamet kamyon gibi güçlü olmasına rağmen kalabalık kaldırmıyor, bagajına ne soğan çuvalı, ne turşu küpü sığıyor. Üstelik su gibi benzin içiyor, kahvede otururlarken bir hemşehrisi “yahu gel şunu filancaya gösterelim bi LPG uydursun” diye akıl veriyor. Arabayı götürüp Türk tamircilerine emanet ediyorlar. Ancak boya kaporta ve patlak lastiklere bakan, bu arada karbüratör ve oto elektrikten de “miktarı kafi” anlayan kalfa kaputu açınca “lâl” oluyor. Türk’ün elinden ne kurtulur! “Müşteri velinimetimizdir” deyip işe girişiyor. Sağını solunu kurcalayıp iki dakkada motoru çözüyor, sahibi üçüncü çayını içerken LPG beynini, gaz adaptörünü oturtuyor, motoru saat gibi çalıştırıyor. Gelgelelim depo meselesi canını sıkıyor. Tamirci kardeşimiz uzun uzun başını kaşıyor, arabada değil depo, üç parmak kablo çekecek boşluk bulunmuyor. Zira Ferrarinin motoru arkaya yayılıyor ve önde yer alan bagaja ceymis bond çanta bile zor sığıyor. Tereciye tere Halbuki devasa benzin deposunun yerine 40-50 litre küçüğünü koyabilseler mesele kalmıyor. Açıp fabrikaya soruyorlar, adamlar “gerekirse yaparız ama küçük depoyu neden istiyorsunuz” diye sorguya başlıyorlar. “Hiç canım yanına LPG tüpü sıkıştıracağız da” cevabını alınca adeta beyinlerinden vurulmuşa dönüyorlar. Henüz “bize bi şey olmaz” makamına eremediklerinden olacak palas pandıras atlayıp geliyor, gurbetçimizi buluyorlar. “Sakın ha, gözünü seveyim” diye yalvarmaya başlıyorlar. Soydaşımız “size ne len dürzüler” diye parlıyor, “parasını verip almadık mı? İstersem köfteci arabası yaparım. Şimdi siz buna adam gibi LPG tüpü takacak mısınız, yoksa ben mi taktırayım?” Berlusconi’nin yurttaşları bakıyorlar kriz çıkacak, takamayız, takamazsın tartışmasına takılmıyor, kestirmeden çare üretip otomobile talip oluyorlar. Aldıkları ücreti ziyadesiyle iade edip soydaşımızın gönlünü hoş ediyorlar. Almancı kardeşimiz de kullandığı, havasını attığı, en azından hevesini aldığı arabayı “münasip” bir kârla satıp parayı kapıyor. İşte o günden beri adı geçen firma, garajında en az iki tane Ferrari bulunmayana “Enzo” satmıyor. Parası olan düşünsün... Bizi ırgalamıyor.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT