BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İşimiz alışveriş...

İşimiz alışveriş...

Geçen hafta, alışveriş dünyamızı ve gelecekteki refah düzeyimizi etkileyecek bir anlaşma epeyce ses getirdi. Fiba’nın Gima ve Endi’si, gündüz bir yandan Koç’un Migros’uyla görüşülürken, gece yarısından sonra aniden Sabancı’nın Carrefour’una satılıverdi.



Geçen hafta, alışveriş dünyamızı ve gelecekteki refah düzeyimizi etkileyecek bir anlaşma epeyce ses getirdi. Fiba’nın Gima ve Endi’si, gündüz bir yandan Koç’un Migros’uyla görüşülürken, gece yarısından sonra aniden Sabancı’nın Carrefour’una satılıverdi. Bu işe çok bozulan Koç tarafı, Sabancı’yla birlikte girecekleri Telekom ihalesinden çekildi. Fiba’nın başı Hüsnü Özyeğin’in resminin altına, Migros’un “Dürüst Satıcı” sloganını imalı bir şekilde yerleştirdiği bir reklam yayınladı. Hemen o günlerde Migros’un, “ucuzluk” mağazaları olan Şok’larında % 10 indirim yaptığı duyuldu. Demek ki, ucuzcu mağazada bile bu oranda indirim yapılabiliyormuş dedim, kendi kendime. Bizimkiler yıllar önce bu perakendecilik işine başlarken hizmet ve pazarlama anlayışıyla değil, kâr ve finans gözüyle yaklaşmışlardı. O anlayışla paradan para kazanmışlar ve işleri büyütmüşlerdi. Şimdi o devirler kapandı, şeytanlık sökmüyor; artık yeni şeyler söylemek lazım. Perakendecilikte yenilik şart. Yenilik yapmayan perakendeci yok olur gider. Hiçbir şey yapamasa, malların/rafların yerini değiştirir. Vitrin yeniler. Yeni mallar getirir. Falan filan. Gündemdeki en ciddî yenilik konusu, alışveriş merkezlerinin büyümeleriyle ilgili. Hem içeriden hem de dışarıdan perakendeciliği daha büyük ölçeklerde yapmak için bir hareketlenme başladı. En büyük engeller arazi ve yolunu bulabilmekte. Geçen hafta bir dünya devi olan mobilya perakendecisi IKEA Türkiye’deki ilk mağazasını açtı. Belli merkezlerde toplaşmayı başarabilen ama daha ötesine geçemeyen yerli mobilya firmalarımız tedirgin oldular. Aralarında “Çarşı uzadıkça nasip artar” diyebilen esnafımız da var elbette. Bundan yarım asır önce, Viyana’dan kaçan Victor Gruen isimli bir mimarın ABD’de başlattığı “Mall” kavramı, o zaman bile bir devrim olmuştu. Alışverişler, şehrin merkezinde en pahalı yerlerde, süslü vitrinleri caddeye bakan, her birine ayrı ayrı girilen tek katlı mağazalarda yapılırken, Victor’un açtığı yoldan gidilerek, şehrin dışında, binlerce araçlık otoparkların ortasında, duvarlarında pencere bile bulunmayan çok büyük binalara hapsedilmiş, bir kapıdan girilip diğerinden çıkılan heyula ‘Mall’lar ortaya çıkmış. Bunlara biz şimdi “alışveriş merkezi” diyoruz. Yatırım konferanslarında, gece yarıları sürdürülen pazarlıklarda, öyle hazırlıklar yapılıyor ki, bunlar, Türkiye’deki perakendeciliği kökten değiştirecek sonuçlar doğurmaya aday. Şehirlerimizde, sosyal yapımızda, ekonomimizde, iş yapma tarzımızda bile değişiklikler göreceğiz. İki paragraf yazıyla perakendecilikteki bu derin değişmeleri tam açıklayamam ama alışverişin “sıradan sayılan ciddî işlerden biri” olduğuna ufacıktan işaret edebilirim, belki. Alışveriş insan hayatının, beyninin ve ruhunun derinliklerine uzanıyor. İnsanlar alışveriş etmeyi, para harcamayı seviyor. Alışveriş ederken heyecanlanıyor, mutlu ya da mutsuz oluyor. Erkekler ve kadınlar için alışveriş farklı anlamlar taşıyor. Çok farklı davranışlar sergiliyorlar. Biri ihtiyacı için kapıp kaçmayı; diğeri, zevki için gezmeyi dolanmayı, gevezeliği, ahesteliği seviyor. Alışveriş merkezleri bayanların sosyalleşme ortamı, adeta piyasa yerleri. Semt pazarlarında dolanan müşterilerin çoğu kadın. Her tezgâhın müdavimleri var. Pazara çıkmayan, çıkamayan kadın rahatsız, huzursuz oluyor. Hayatında bir şeyler eksik kalıyor. Mutsuz oluyor. Bizim Denizli’de bir “Şeytan Pazarı” vardı. Zelzeleden sonra yerini de adını da değiştirmişler, “Melek Pazarı” yapmışlardı. Alışveriş yerlerinde şeytanlarla melekler, nefislerle ruhlar bir arada. Bakalım ufak perakendecileri satın alan yabancılar ruha sürur verenlerden mi, yoksa şeytana malzeme taşıyanlardan mı olacaklar?
Reklamı Geç
KAPAT