BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Mesleğime aşığım”

“Mesleğime aşığım”

Prof. Alp “Çalışması çok kolay bir insan değilim. Belki, yurt dışındaki çalışmalarım beni de Batılı kültürlerin disipline havasına aldı. Oysa Doğu’ya doğru gidildikçe biraz daha tolerans vardır.



Ayaklı üniversite Bana bir isim takmışlar. “Ayaklı üniversite” diyorlar. Ben ilkokulda çok parlak bir talebe değildim. Lisede de öyle birinci olan bir talebe değildim. Ama Fransız lisesinde çok ciddi bir çalışma ortamına girdim. Bir de benim rahmetli babam, avukattı ve hukuk doktoruydu. Ben onu Cumartesi, Pazar dahi, sürekli dosyalar arasında gece gündüz çalışırken görürdüm. Okul da çok ciddi disiplinli eğitim veriyordu. Okulu hiç fire vermeden bitirdim. O zamanki adıyla Robert Kolej, şimdiki adıyla Boğaziçi Üniversitesinde inşaat bölümünü kazandım. Mimarlığa olan arzum, benim bu okula gitmemi sağladı. Çünkü sanata, mimarlık ve şehirciliğe çok merakım vardı. Mimarlıkta sanat ve estetik vardı. Ortaya bir eser koyma zevki vardı... İşte bu yüzden, babamın ısrarına rağmen Amerika’ya gitmek yerine mimarlığı tercih ettim. Çünkü bu aşk bütün hücrelerime işlemiş durumdaydı. Zoruma giden aşağılama 1968’de başladığımız üniversitede, ilk yıl pek de parlak bir talebe değildim. Ama ikinci sene beni kamçılayan bir şey oldu... Tuzla’da bir otel projesi yapıyorduk. Rahmetli Prof. Mesut Enver hocam, hazırladığım projeyi hiç beğenmedi. Elinin tersiyle kağıtları itti ve “Bu ne biçim şey, arkadaşlarının vaktini alıyorsun!” dedi. O aşağılama benim öyle zoruma gitti ki, ondan sonra kimse beni tutamadı... Belki de hocam, ileride başarılı bir mimar olayım diye bilerek beni aşağılamıştı. Bu beni kamçıladı. Ondan sonraki her çizdiğim proje okulda birinci oldu, dışarıda ödül aldı. Teknik Üniversite’den 71’de pekiyi derece ile mezun oldum. Yirmi yılda bir çıkıyor “pekiyi” derece. Üniversiteye asistan olarak aldılar hemen... Oradan başlayan ve daha sonra dünyaya açılan bir çalışma hayatı oldu... Biraz da uyusun Tabii şunları da unutmamak lazım. Bir evin tek çocuğuydum. Ailem ortanın biraz üstü bir gelire sahipti ve bütün imkanlarını bana sunmuşlardı. İstanbul ortamında büyümüştüm. Liseden itibaren ister istemez iki yabancı dilim oluşmuştu. Bu imkanlarımı da iyi kullanmıştım. Herkes gezerken ben çalışmıştım. Hatta gece yarıları, odamın lambasının hep yandığını gören komşular anneme telefon açarlarmış da, “Bu çocuk halen ders çalışıyor. Yazık çocuğa biraz da uyusun” derlermiş. Bu çalışma azmim o gün olduğu gibi bugün de aynı. İşim başımdan aşkın O kadar çok işim var ki, yetiştirmeye vakit bulamıyorum. Örneğin Haziran başında San Francisco’ya davet edildim. Dünya Konut Kongresinde Oturum Başkanlığı önerildi. Haziran sonunda Pekin’de, bütün dünya mimarlarını toplayan, üç yılda bir yapılan Dünya Mimarlar Zirvesine yine davet edilen az sayıda mimar içerisindeyim. Orada bir konuşma yapmam lazım. Ayrıca üniversite görevim var. Bir de bunlara ilaveten arada bir siyasete de giriyoruz. Ama bütün bunları aşkla şevkle yapıyorum. Kaybetmek nasıl bir duygu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini kaybettim ama, parti teşkilatımızın Türkiye genelindeki başarısı beni öyle teselli etti ki hiç üzülmeye vaktim olmadı. Düşünemedim bile... Esasında partimizin İstanbul ortamında, seçmenine tam olarak kavuşamadığını, çıkan seçim haritasında da görüyoruz. Adaylarımız trilyonluk bütçelerle ortaya çıkarıldılar. Biz çok mütevazı bir şekilde... Yirmi milyarı aştı mı bilmiyorum. Onu da sağolsun partimiz harcadı zorluklar içerisinde. Altın bileziklerim vardı Benim öyle trilyonlarım yoktu ama kollarımda iki taraflı altın bileziklerim vardı. Başarılarım, bilgim ve payelerim vardı... Biz de alnımız açık, yüzümüz ak dimdik çıktık ortaya. Sesimizi bütün Türkiye’ye hatta bizi izleyen Türk dünyasına duyurduk. Hatta bu arada Güney Sibirya, Rusya’dan Tyamen inşaat firmasından “İdeallerinizdeki güzel projeleri izliyor, sizi bütün kalbimizle destekliyoruz” diye Yıldız Günenç ve arkadaşlarınca çekilmiş, bir faks geldi. Bunlar yüreğimizde üzüntü namına hiçbir şey bırakmadı... Uzlaşmacı bir insanım Çalışması çok kolay bir insan değilim. Belki, yurt dışındaki çalışmalarım beni de Batılı kültürlerin disipline havasına aldı. Oysa Doğu’ya doğru gidildikçe biraz daha tolerans biraz daha hadi neyse anlayışı vardır. Biraz daha esnektir Doğu... Ama Batılı kültürlerde herşey acımasız ve kesindir. Orada duygusallığa yer yoktur. O bakımdan hata kabul etmekte çok zorlanıyorum. Birlikte çalıştıklarımın, olayları yüzeysel takip etmelerinden tedirgin oluyorum. Konulara derinlemesine girilmesini, çok yönden takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Esasında uzlaşmacı bir insanım. Katı değilim. Ani tepkilerim olabiliyor ama bu 30 saniye sürüyor. Ardından yine çok yumuşak bir insan oluyorum. Ben böyle biriyim İş hayatımda herkesin işine tam saatinde gelmesini çok arzu ediyorum. Daha sonra akşam erken çıkabilir, geç çıkabilir, öğleyin bir yere gidebilir ama sabah ben geldiğimde saat dokuzda herkesin hazır olmasını istiyorum. Olmadıkları zaman müthiş rahatsızlık duyuyorum. Başka, çok az sigara içiyorum ama kül tablasında izmarit görmekten nefret ediyordum. Yemek konusunda dereotu ağzıma koymuyorum. Dereotu olan masadan kaçmıyorum ama hiç zevk almıyorum. Maydanozu da zar zor yiyorum. Onun dışındaki yeşilliği de ne olursa olsun ayırt etmiyorum. Daha önce bakla yemezdim. Bamya yemezdim. Kereviz, pırasa, enginar yemezdim. Ama şimdi bunların hepsini yiyorum. Yemek yapmayı bilmiyorum. Arabistan’da iken zaman zaman tek kaldığım günler oldu. O zaman da yaptığım konserve ve ton balığı, taze soğan, limon vs idi. Sabahları da en fazla yumurta kırardım. Ama o da elimden gelmiyordu. Tek başına yaşayamam. Zaman zaman Arabistan’da kaldığım yıllarda olduğu gibi, ben önce giderdim. Yerleştikten sonra da ailem gelirdi. Dönüşte de önce onları gönderir, ben arkalarından gelirdim. Bu sürelerde bir haftalık yalnızlık olabiliyordu ama ondan sonrası yalnızlığı hiç sevmiyorum. Arkadaş canlısıyımdır ama duygusalımdır. Kin nedir bilmem En büyük meziyetim ve faziletim, kinci değilim. Kindarlık seviyem sıfırın altındadır. Evet tez öfkelenebiliyorum. Ama bu otuz saniye sürer. Beni üzen arkadaşlarım da olmuştur ama hiçbirisine kin gütmedim. Aklıma dahi gelmez. İnsanları çok seviyorum. Mesleğimin gereği de çok seviyorum. Mimarlık biliyorsunuz, insanlara yaşayacak mekanları sunarak onları mutlu etmektir. Zaten doktoramın konusu da insanların mekanlarla ilişkilerini inceleyen bir alan. Ben insanları rahat ettirmek için çalışyorum. Doyurucu bir meslek Mesleğime aşığım. Belki de bu çalışma tempom bu mesleğe aşık olduğumdan. Çünkü eseriniz fiziksel olarak ortaya çıktığında insanlar onu kullanmaya başlıyor ve gözleri parlıyor. Mutlu oluyor, heyecan duyuyorlar. Size teşekkür ediyorlar. “Nasıl düşündün bunları?” gibi sözler insanı mutlu kılıyor. Mimarlıkta hem güzel sanat, hem ekonomi, hem iktisat var. Bütün önemli dalları iç içe almış. Böyle bir meslek çok doyurucu. Özür dilediğim iki insan Teknik üniversitede iken benim Amerika’ya gitmem için her türlü referansı veren, yazışmaları yapan, adeta öncülük eden Prof. Dr. Teoman Doruk ile eşi Birsen Doruk hocalarım vardı. Ben Amerika’da 16 ay gibi çok kısa bir sürede doktoramı yapıp geldiğimde biraz havalıydım galiba... Çünkü hem doktoramı Amerika’da yapmıştım. Hem de en çabuk dört yılda yapılabilen doktorayı 16 ayda tamamlama başarısını göstermiştim. Teknik Üniversite’ye geldiğimde de, benim önümde olan ve normalde benden önce asistan olması gereken ağabey olan kimselerin de önüne geçmiştim. Hem de Amerika’dan doktor olarak gelmiştim. Ama unuttuğum bir şey vardı... Doktora tezimin ön sözünde, teşekkür hanesinde ismi zikredilmesi gereken herkesin ismi vardı ama o ikisinin ismi yoktu. Oysa benim Amerika’ya gitmeme en çok onlar gayret göstermişlerdi. Onlar Amerikan tandanslı öğretim üyeleriydiler. Halen de Amerika’da Clemson University’de ders veriyorlar. Biraz gözden ırak gönülden ırak kabilinden hatırıma gelmemişlerdi ki, bu benim gibi bir öğrenci için büyük bir hataydı. Onların ismi mutlaka yer almalıydı. Bunu tamir edemedim. Onlar da buna çok üzüldüler. O günden beri hep tebrik yazmama rağmen cevap alamıyorum... Eğer bu gazete onların da eline geçerse, bu vesile ile onlardan tüm okuyucularınızın huzurunda bir kere daha beni bağışlamalarını diliyorum...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT