BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Bir finalin anatomisi

Bir finalin anatomisi

Bugün yazdığım tüm yazılar biten futbol mevsiminin içinden ayıkladıklarımdır. Ayrıntılarda gezinmek istedim. “Batan ligin malları bunlar” denebilir. Yazdıklarım, cımbızla çekip çıkardıklarımdır.



İstanbul Olimpiyat Stadı’nda oynanan Şampiyonlar Ligi finalinin çok açıdan değerlendirmesi yapıldı. Kimileri istatistik aradı, kimileri duygusallığı öne çıkardı. Şampiyonlar Ligi finallerinin “en erken golü” bize denk geldi. Ayrıca “en yaşlı golcü” da ha keza. En erken golü en yaşlı golcünün atması daha beter bir istatistik çıkardı. Maçın bitti sanılırken “üçten üçe” gelmesi de ayrı bir unutulmazdır. Altı golün aynı kaleye olması da... Ancak ben farklı bir pencere daha buldum. Şampiyonlar Ligi finali ilk kez Müslüman bir ülkenin topraklarında oynandı. Ayrıca Şampiyonlar Ligi’nin UEFA Genel Merkezi olan Cenevre’ye en uzak noktada oynanan final olması da bence atladığımız bir istatistik oldu. Bu rekoru İnönü Stadı’nda oynanacak bir rekor kırar, Şükrü Saracoğlu’nda ise Asya’da oynanacak ilk Avrupa finalini biz yakalamış oluruz. Bir başka nokta daha var... Bu maç Katolik Milan’la, Protestan Liverpool’un mücadelesiydi ve ikisinin arasını Müslüman topraklarında bulmaları sağlandı!.. İşin bu tarafına pek dikkat eden olmadı. Hikayenin bu tarafına biraz geriye giderek ışık tutalım. Liverpool şehrinin hiç geçinemeyen iki takımı vardır. Everton ve Liverpool. Bu ikisini şehrin ortasından geçen küçük bir nehir ayırır. Tıpkı F.Bahçe ile G.Saray gibi. 1944 yılında İkinci Dünya Savaşı’nı bitirmek için Liverpool takımı oyuncuları dahil birçok taraftarını asker eder. Çoğu da geri gelmedi. Aynı kentin diğer takımı Everton, biraz daha şovenist ve ırkçı yaklaşımları nedeniyle bu savaşa eleman göndermeyerek hafiften Hitler’in yanında durdu. Nitekim Everton hâlâ daha göçmen futbolculara ve siyahi oyunculara yer vermekten imtina eder. İşte o savaşın dönüşünde Liverpool verdiği zayiat sonrasında kutsal mertebede kabul edilmiş ve Anfield Road Stadı’nın kapısına bir Yahudi ilâhisinden alınan şu cümle yazılmıştır... “You’ll never walk alone.” İşte bu simge İstanbul finalini öyle bir yere denk getirmiştir ki, Everton liginde Şampiyonlar Ligi’ne katılımı elde etmiş ve bu hakkından feragat etmesi gereken maçta Liverpool finali kazanmak zorunda kalmıştır. Çünkü ligde Liverpool, Everton’un gerisinde yer almıştır. F.Bahçe’nin ön eleme oynama sıkıntısı da İngiltere’deki çok hassas dengelerden dolayı bu maça rast gelmiştir. Öte yandan ligde her şeyini kaybeden Milan, “Yaşlı takımıyla çok yaşlı yeni papasına” bir hediye vermek durumunda kalmış ve Katoliklerin üstünlüğünü kanıtlamak için bu finali bulabilmiştir. Ancak körün taşı denk gelmiş ve daha ciğerden oynayan Liverpool kupayı alıp Katolikleri incitmiş, Everton’un ligde önde olmasının ambalajını da çözmüştür. Mesele bundan kaynaklanmaktadır. Ayrıca “Köprüyü gördüler, baktılar ki onlarda yok. Sokakta kavga ettiler, baktılar ki bu sefer karışan da yok” olgunluğumuz nedeniyle ülkemize de katkıları çok büyük olmuştur. Ertem Şener Bu delikanlı Muğla’da bir yerel televizyonda liseyi yeni bitirmişken bulup İstanbul’a getirdiğim ve üzerinde uğraşarak iyi bir maç spikeri yapmaya çalıştığım bir ham maddeydi. Fırsatı çok bekledi ve sonunda tarihin en büyük finalinde Star televizyonunda, üstelik Türkiye’nin en büyük futbol adamıyla yayın yapmak durumunda kaldı. Eğitiminin bitmediğini düşünüyordum ama artık olduğunu gördüm. Bu konuda kimse kusura bakmasın biraz “taraflıyım”, çünkü emeğimin karşılığını aldım o gece. Ertem Şener, en azından “artık benim yolumu açın” demiştir. Maçı iyi kontrol ettiği gibi yorumcuyu da iyi kullanmıştır. Sizlerin dışarıdan “iki satır muhabbet” gibi, veya “iki lâfın belini kırmak” şeklinde gördüğünüz şey aslında çok zordur ve çok risklidir. O günkü Star TV’nin yayınında her bakımdan sınıf atladığını gösterme Türkiye’ye yayın kalitesi ve anlatım zenginliği açısından da önemli bir kanıt sağlanmıştır. Üstelik 3 milyar insana... Hatası tabii ki var. Onu da biz aramızda konuşarak düzelteceğiz... At - fötr - silah!.. Klasik üçlemenin “at - avrat - silah” olduğunu biliyorum. Ama Kayserispor ligde kaldığı anda stadda avradın pek işi olamazdı. Dolayısıyla Kayserispor Başkanı Recep Mamur, herkesin kanını donduran bir biçimde F.Bahçe’nin turuna özendi ve “üstü açık bir ata binip” kafasındaki fötr şapkayla havaya ateş eden adamları selamladı. Şimdi sayın başkanın sağlıklı bir yapı kurup menajerlik sistemi oluşturmasını, çağdaş ödeme planları kurgulayıp, doğru transferlerle doğru bir sezon stratejisi oluşturmasını bekliyorum. Kümede kalış maçı sonrasındaki görüntü, hayli oryantalist ve günlük hamlelerle yeni bir sezona gireceklerini göstermektedir. Davranışı çok tanıdık ve bizdendir. Otantiktir. Bir hayli yöreye mahsustur. Ama futbol ve sektörü de bir bilimdir. Çek bir Guiness! Trabzonspor Şampiyonlar Ligi’ne vallahi de pek yakıştı. Şenol Güneş’in orada çok şeyler yapacağına ve takımıyla beklenmedik “sprintler” atacağına inanıyorum. Şampiyonlar Ligi marşı Avni Aker’de de çalmalıydı. Ayrıca İzlanda’nın Akranes takımıyla oynadığında Avrupa Kupaları’nın en uzak deplasmanı olarak Guiness Rekorlar Kitabı’na geçen Trabzonspor’un kalesinde o gün Şenol Güneş vardı ve kitapta yerini almıştı. Şimdi en uzak Şampiyonlar Ligi maçıyla bir kez daha Trabzonspor yerini alacak. Ama iki rekorda birden hem kaleci, hem hoca olarak bulunabilen bir başka Şenol Güneş daha olmayacak. Ne kadar da yakıştı değil mi? Ciddiyetsizliğin millisi!.. F.Bahçe’nin ipe un serip Konya’ya gitmesi, anasının ak sütü gibi helâliydi. Son 3-5 maçta 20’den fazla gol yemek, torba torba gol yerken tek maça vurup şampiyon olmak ve bunu kutlamak hakkını kullandılar. Ama bir şeye hakları yoktu. Yunanistan maçını düşünerek en önemli hafta içini daha dinamik yaşamaları gerektiğini düşünüyorum. Ümit ve A Milli Takım’ı besleyen yoğunluğun onlarda olması, onlara olan ihtiyacımızı katlamıştı. Ancak buna müdahale etmemek “Daum ciddiyeti” olarak adlandırılabilir. Fakat Ersun Yanal’ın “ciddiyetsizliğin millisini” göstermesi bağışlanamaz. Kaldı ki, “Ben” diyen, “Benim” diyen, “Bence” diyen Ersun Yanal bana göre bir başka ciddiyetsizlik daha sergiledi. Ümit Milli Takım’dan gelmeye çalışanları ve Raşit Çetiner’in emeklerini görmezden gelerek Denizlisporlu Güven ve Trabzonsporlu Erdinç’i kadroya çağırdı. Yani bir kez daha “Ben” dedi. Hallac - ı Mansur mu yanlış anlaşıldı, yoksa onu bilerek mi yanlış anladılar? Ersun Yanal’ı da bir kişi anladı ama o da maalesef yanlış anladı galiba. “Sorumluluk bana aittir” Şaban Yıldırım düştüğü maçtan sonra şunları söyledi: “Kimseyi suçlamayın. Ne yönetim, ne taraftar, ne de oyuncularımı. Sorumluluk tamamen bana aittir.” Adam gibi bir adam olduğunu biliyordum, kendisini tanıyınca da görmüştüm ama bu kadar “Adam” olduğunu atlamışım. Doğru dürüst bir adamı inşallah kaybetmeyiz. İşini kendinden önde tutan hocalara çok ihtiyacımız var. Şaban Yıldırım’ı değirmenin taşlarından çekip alalım lütfen. POST-İT Biz şampiyon olmadık ki, üstü açık otobüsle tur atalım. Kümede kalışımızı kutladığımız için biz de üstü açık bir ata bindik ve dolaştık. Ne var bunda? (Kayserispor Başkanı) S-ÖZ Sevmek cesaret ister, mertlik ister, yürek ister. Çünkü sevmek, karşındakinin kalbine dokunabilmektir. Kalbinize de dokunabilmesine izin verebilmektir. (Ü.Aktan) G.Saray aranan teknik direktör ve yeni büyük hedefler için geçerli tek şartı nihayet ortaya koydu: “Yeni hocanın Fransızca konuşması şart!!!”
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT