BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Meclis

Seçim sonuçlarını görmek için tıklayın.
Anasayfa > Haber > Nefse değil, Allaha güvenmek

Nefse değil, Allaha güvenmek

Nefse itimat etmek, dînimizde bildirilen tevekkülün tersi ve tevekkülü bozan bir şeydir. Ayrıca bu hâl, kendini beğenmeye yol açar. Bu şekildeki nefse itimat, mantık ilmine de uygun değildir. Çünkü güvenilecek bir şey bulamamak demektir.



İnsanın, yaratılış icabı olarak bir yere güvenmesi gerekir. İnsan, ya kendine, kendi nefsine veya her şeyin sahibi, yaratanı olan Allahü teâlâya güvenecektir. Nefsine güvenen, bencil, egoist olur. Kendini helâk ettiği gibi, başkalarına da sıkıntı verir hatta zulmeder. İnsanlar indinde de sevimsiz olur. Nefse itimat etmek, dînimizde bildirilen tevekkülün tersi ve tevekkülü bozan bir şeydir. Ayrıca bu hâl, kendini beğenmeye yol açar. Bu şekildeki nefse itimat, mantık ilmine de uygun değildir. Çünkü güvenilecek bir şey bulamamak demektir. Bir güvenen, bir de güvenilen olmak üzere ayrı ayrı iki şey düşünülmedikçe “güvenmek” sözünün mânâsı kalmaz. İslâmiyyetin emrettiği tevekkülde, başkasının yardımına güvenmeyip, yalnız Allah’a sığınarak çalışmak inancı bulunduğundan, nefse itimâttan beklenilen kuvvetten kat kat fazla kuvvet hâsıl olmaktadır. İslâmiyetin aleyhinde bulunanların tevekkülü kötülemeleri, bunu anlayamadıkları içindir. Allahü teâlâya tevekkül eden de, nefsine itimât eden de, sebeplere yapışıp çalışmaktadır. Şu kadar var ki, nefsine güvenen, kimsesizdir çünkü kendinden başkasına güvenmemektedir. Tevekkül eden ise, kendi çalışmasından başka, Allah’ı vardır. Allahü teâlâdan kuvvet almaktadır. Tevvekkül eden kimse, hem bütün kuvvetiyle çalışmakta, hem de kazancını kendinden bilmek gibi bir egoistliğe, bencilliğe düşmemektedir. Tevekkül, bir zaaf değildir! Tevekkül, Müslümanlarda bir zaaf değil, bir kuvvettir. Müslümanlar, dinleri emrettiği için tevekkül etmektedirler. Tevekkül; dînimizde Müslümanların, bütün işlerinde Allahü teâlâyı vekil etmeleri; bir işe başlarken sebeplere yapıştıktan sonra Allahü teâlâya güvenmeleri; bütün işlerini Allahü teâlâya ısmarlamaları; kalben O’na îtimât etmeleri demektir. Tevekkül, sözlük anlamı itibari ile “vekil etme” mânâsına gelmektedir. Ahmed bin Hanbel hazretleri tevekkülü; “Tevekkül; her şeyi Allah’tan bilmek ve rızkı O’nun verdiğine inanmaktır” diye tarif etmiştir. Tevekkül, kalbin yapacağı bir iştir ve îmândan meydana gelir. Öğrenilmesi güç, yapması ise daha güçtür. Çünkü dînimizin bildirdiği tevekkülün hem akla, hem dîne, hem de tevhide uyacak şekilde anlaşılması lâzımdır. Bu ise, akla âit bilgilerle din bilgilerinin ve engin bir deryâ olan tevhid bilgilerinin doğru öğrenilmesi, tam anlaşılması ve günlük hayatta doğru olarak tatbik edilmesiyle mümkün olabilir. Bir kimse, hareketlerde, işlerde Allahü teâlâdan başkasının tesirini düşünürse tevhidi noksan olur. Eğer hiçbir sebep lâzım değildir derse dinden ayrılmış olur. Sebepleri araya koymaya ihtiyaç yok derse, akla uymamış olur. Böyle düşünenlerin sandıkları gibi tevekkül, her işi oluruna bırakıp, kendi isteği ile bir şeyi yapmamak, para kazanmak için uğraşmamak, tasarruf yapmamak, yılandan, arslandan, düşmandan sakınmamak, hasta olunca ilâç içmemek, dînini öğrenmek için çalışmamak demek değildir. Tevekkülün esâsı; gerekli sebeplere başvurduktan sonra insanlardan bir şey beklememek, sebeplere güvenmemek, herşeyi yalnız Allahü teâlâdan beklemektir. Allahü teâlâ, kimseye muhtaç olmamak için çalışmayı, hasta olmamak için önceden tedbir almayı, çocuk sâhibi olmak için evlenmeyi, hasta olunca ilâç kullanmayı, görebilmek için ışığı sebep kılmıştır. Sebebi, istenilen şeye kavuşmak için, bir kapı gibi yaratmıştır. Bir şeyin hâsıl olmasına sebep olan şeyi yapmayıp da sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeye benzer ki bu akla ve dîne uygun olmaz. Allahü teâlâ insanların ihtiyaçlarına kavuşmak için bu sebeplere yapışma kapısını yaratmış ve açık bırakmıştır. Onu kapamak uygun olmayıp, insanın vazifesi kapıya gidip beklemektir. Sonrasını O bilir. Başa gelene rıza göstermek Bütün bunlardan açıkça anlaşılıyor ki, dînimiz çalışmayıp, boş oturup, tevekkül ediyorum demeyi yasaklamaktadır. İnsan çalışıp çalışmamakta, ilâç kullanıp kullanmamakta, iyilik edip etmemekte, dînini öğrenip öğrenmemekte serbesttir. Yapılan işin akla, dîne uygun olması Allahü teâlânın emridir. Bir iş için yapılması îcâb eden şartlara başvurduktan sonra başa gelene rıza göstermek, tevekkülün esâsıdır. Çalışıp, gayret gösterip lüzumlu bütün şartlara başvurduktan sonra zengin olmamışsa, hâline şükretmek ve bunun kendisi için hayırlı olduğunu kabul edebilmektir. Hasta olanın bütün tıbbî yollara başvurduktan sonra iyi olmayı veya hasta kalmayı Allahü teâlâdan bilmesidir. Ticâretle uğraşanın gerekli olan bütün tedbirleri aldıktan sonra büyük kârlara kavuşmasının veya iflâs etmesinin Allahü teâlâdan olduğuna inanmasıdır. Peygamber efendimiz, Ebu Hureyre hazretlerine hitaben; (Yâ Ebâ Hüreyre! Allah’tan başka hiçbir şeye ümit bağlama! Allah’a tevekkül eyle. Bir arzun varsa Allahü teâlâdan iste! Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesi şöyle cârî olmuştur ki, her şeyi bir sebep altında yaratır. Bir iş için sebebine yapışmak ve sonra Allahü teâlânın yaratmasını beklemek lâzımdır. Tevekkül de bundan ibârettir) buyurmuştur.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT