BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kötüler hep kaybeder (Diyalog Köşesi)

Kötüler hep kaybeder (Diyalog Köşesi)

Şehrin merkezî bir mahallesinde, yüksek duvarlarla çevrili bahçenin içinde, tek katlı, pembe boyalı sevimli ahşap evde, eşiyle birlikte huzur içinde yaşayan sevecen bir yaşlı adam; ‘Gani Dede’. Adı gibi gerçekten gani gönüllü bir insan.



Şehrin merkezî bir mahallesinde, yüksek duvarlarla çevrili bahçenin içinde, tek katlı, pembe boyalı sevimli ahşap evde, eşiyle birlikte huzur içinde yaşayan sevecen bir yaşlı adam; ‘Gani Dede’. Adı gibi gerçekten gani gönüllü bir insan. Dört çocuklarını okutmuş iş güç sahibi yapmış, evermiş, ama, hepsini gurbete göndermiş, yüreği torun hasretiyle kavrulan, iki yaşlı insan. Sımsıcak duygularıyla ısıttıkları sevimli evlerinde, yalnız ama mutlu bir hayat sürüyorlar. Mahallenin söz keseni, bilge kişisi Gani Dede’yi herkes sayar, sever. Hele çocuklar, her akşam, çarşı dönüşünde dağıttığı çikolata ve çikletlerin müptelasıdır, dört gözle yolunu bekleyip, önüne koşarak karşılarlar... Emekli maaşı ve çocuklarının gönderdiği harçlıkla geçinen Gani Dede; çiçek yetiştirmeyi çok sever. Bahçesi, rengarenk güller, menekşeler, adını sayamayacağımız kadar çeşitte zengin bir canlı çiçek koleksiyonu, adeta cennetten bir köşe gibidir. Gani Dede’nin bir ‘haset komşu’su vardır. Gani Dede’nin mutluluğunu kıskanır. O’nun her şeye rağmen gülen yüzünden, mahalledeki ağırlık ve etkinliğinden rahatsız olur. Sürekli kötülük etmenin planlarını yapar durur. Ne etse de Gani Dede’yi zor durumda bıraksa?.. Hep bunu düşünür. Hikmetli iki olay Ilık bir bahar akşamı, Gani Dede, eve döner divana uzanır ve yarın için bahçede yapacağı işleri planlamaya çalışır. Sesli düşünür, hanımıyla da paylaşır aklından geçenleri; “Hanım, şöyle beş-altı el arabası hayvan gübresi olsa da şu çiçeklerin dibine atsam ne iyi olacak, toprak iyice fakirleşti, çiçekleri besleyemiyor artık” der. Hanım, işin zorluğunun farkındadır, şehrin dışındaki çiftliklerden gübre temin etmenin güçlüğünü ifade eder; “Bey, bu yaşlı halinle gübreyi nerden bulacaksın? iyi düşünmüşsün ama, imkansız bir şey”. Gani Dede; “hanım, Allah kerimdir, gün ola, sabah ola, inşallah bir çaresini buluruz” der. Ve, her geceki gibi uzun süren tatlı sohbet saatlerinden sonra istirahata çekilirler. Her zaman olduğu üzere, sabah ezanında uyanan Gani Dede, abdestini alır, elbiselerini giyer, mahalle camiine gitmek üzere avluya çıkar, mis kokulu çiçekler arasından geçer, bahçe kapısının sürgüsünü çekip, açtığında; aman Allah’ım birde ne görsün kapının önüne dökülüp, bırakılmış beş-altı el arabası hayvan gübresi içeriye doğru taşmıyor mu? Tam da toprakla buluşma kıvamında bir gübre! Gözlerinden yaşlar süzülür, yüreğini şükür dolu bir hüzün kaplar, hem camiye doğru yürür, hem de, “bak şu Allahü teâlâ’nın işine” der... Camiden dönüp, hanımına olayı anlattığında, hanımı, Gani Dede’nin ellerine sarılır; “Bey, bu senin yüreğindeki temizliğin bir mükafatı, ben dün akşam gübre getirmenin zor bir iş olacağını söylemiştim, meğerse Yüce Yaratan’a güçlük olur muymuş” der. O gün sabah, alaca karanlıkta gübreyi içeri alır, kaldırımları tertemiz yıkarlar. Hiç bir kirlilik emaresi bırakmazlar. Gani Dede, öğleye kadar, tüm gübreyi çiçeklerin dibine dağıtır, çiçeklerin, bin bir renkli, mis kokulu teşekkürlerini aldıkça mutluluğu daha da artar. Yine bir akşam, eşiyle yaptıkları, o tatlı sohbetlerden birinde, eşi; “bey, bahçede küçük bir fırınımız olsa, zaman zaman ekmek yapsak ne iyi olur, değil mi?” der. İşin sıkıntılı yanı çimento ve tuğla bulmak değildir. Zor olan, fırının dış duvarlarında kullanılacak taşı bulmaktır. Geç vakte kadar çare düşünürler, ama, çıkış yolu bulamazlar. Şehrin dışındaki taş ocaklarından taş getirmek, bu yaşlı halleriyle mümkün olmadığı gibi, taş çarşıda satılan bir şeyde değildir. Gani Dede, yine “Allah kerimdir, hanım haydi istirahata çekilelim” der. Sabah, ezanla birlikte hazırlığını yapıp camiye doğru yönelen Gani Dede, bahçe kapısını açtığında; çıkışı engelleyecek biçimde kapı önüne istiflenmiş duvar taşlarını görür, hemen “fesuphanallah” çekip, şaşkınlık içinde, eve geri döner. “Hanım, aradığımız, ihtiyacımız olan taşlar, bahçe kapısının önünde!” der ve göz göze gelirler, birlikte duygu dolu gözyaşları yanaklarından süzülür, “Bu ne hikmettir Ya Rabbi!” diyerek. Sabah namazlarını eda ederler, hemen erken vakitte taşları içeri alırlar, yeri de bir güzel süpürüp temizlerler. O hafta, iyi bir usta bulan Gani Dede, güzel bir ekmek fırını yaptırır, mahalleliye de; “Buyurun kullanın” diye duyurur. Sırrın çözülmesi Fakat, bu iki garip olayın sırrı Gani Dede’nin yüreğinde bir ukde olarak kalır. “Kullandığım, taşların, gübrenin mutlaka bir sahibi olmalı” der, içinden. Bunu da araştırmak, bulursa sahibinden helallik dilemek, hatta bedelini ödemek ister. O hafta, Cuma günü mahallelinin tamamına yakınının camide olduğu, cuma namazının bitiminde imamdan söz ister ve cemaate seslenir; “Aziz cemaat, değerli komşularım, size iki hadise anlatacağım, bir hafta içinde iki hikmetli olaya tanık oldum, bir sabah evimin önünde hayvan gübresi, başka bir sabahta, taş yığınıyla karşılaştım. Her ikisine de o kadar çok ihtiyacım vardı ki; içeri aldım ve kullandım. Günlerce bekledim, sahibi çıkacak da benden bedelini isteyecek diye. Ama, gelen giden olmadı. Sizden yardım istiyorum, bunların sahibini tanıyan bilen, gören varsa, söylesin. Bulup, helalleşmek, bedellerini ve şükran borcumu ödemek istiyorum.” Cemaat hayret dolu biçimde biri birine bakar, bakışır. Gerçekten, anlatılan olaylardaki esrarengizlik herkesi etkilemiştir. Kısa süreli bir sessizlik kaplar ortalığı, sükuneti bozan bir çıkış dikkat çeker, herkes o yöne bakar; ayağa kalkıp, hafif ürkek adımlarla Gani Dede’ye doğru yürüyen ve yutkunarak söze başlayan ‘haset komşu’; “Gani Dede, gübreyi de, taşları da kapınızın önüne ben bıraktım. Ama, bunu iyilik olsun diye yapmadım. Seni zor durumlara düşürüp, bu yaşlı halinde sana eziyet etmek istedim. İşin açıkçası, ben senden zengindim, ama sen benden daha mutluydun, bunu kıskanıyordum. Ama, senin gani gönlün, zengin iç dünyan beni yendi, iyi niyetin şerleri hayra tebdil etti.” der. Göz yaşları eşliğinde devam eder; “Benim bu yaşıma kadar yenemediğim hasetlik duygumu da sen, şu tavrınla yerle bir ettin, beni ihya ve ikaz ettin sana minnet borçluyum.” Konuşmasının bitiminde, Gani Dede’nin ellerine sarılır, öper, bağışlanmasını ister. Gani Dede şaşkındır. Cemaat şaşkındır. O anda, topluluğun üzerine, o kadar nezih bir hava hakim olur ki; Gani Dede’nin tertemiz duygularından beslenen ılık bir esinti, yürekten yüreğe, adeta, dinimizin yüceliğini ve inancımızın hikmetini fısıldamaktadır... O günden sonra, güneş, şehrin üstüne daha bir şefkatle doğar. Mahalle, artık daha bir huzurludur... > Abdullah Yıldız / Niksar Bilmem ne olacak Gündüzleri gezer gece ağlarım Durulamam bir türlü hep çağlarım Koptu, mahvoldu gönül bağlarım Bilmem ne olacak benim bu halım Hasretim var o eski günlere Bir mum yakıp da gel o dünlere Resti çekemedim aptal hüzünlere Bilmem ne olacak benim bu halım Elimde avucumda kalan bir hırkam Elimden tutan yok yok sağlam arkam Fiyatım yoktur cep yakan markam Bilmem ne olacak benim bu halım Gelecek karanlık geçmiş muamma Söylenecek söz dilde çok amma Nereye kadar sürer bu travma Bilmem ne olacak benim bu halım Kurttum kocadım maskara oldum Gereksiz insanlarla sohbete durdum Hayal yığınları içinde kaldım Bilmem ne olacak benim bu halım > Yavuz Mert Kıymetini bil! Azimle ve cesurca adımını atarsın Fedakarlık, feragat, ilmi buna katarsın Mekteb-i İlmiye’de bildiklerin satarsın Öğretmensen şayet sen, gururlusun bunu bil! Öğrenciye rehbersin, ne kadar öğünsen az Öğretmek aşkın senin, demezsin sen kış ve yaz Çalışmayı öğütle, ederse de biraz naz Öğretmensen şayet sen, onurlusun bunu bil!. Güzel öğüt verirsin, özellikle güzelden Doğruları bulmalı, öncelikle tez elden Ben sana müptelayım, düşkünüm ta ezelden Öğretmensen şayet sen, ilkelisin bunu bil! Bilinmezler yok sende, sen her şeyi bilensin Hazan, hüzün bulunmaz; bahar, neş’e verensin Ağlamak ne kelime, sen her zaman gülensin Öğretmensen şayet sen, şereflisin bunu bil! Durma atıl ileri, ufuklara doğru koş Öğrenciyle iç içe yaşaması ne de hoş İlim âlim tamamlar, bundan geri hepsi boş Öğretmensen şayet sen, yüksektesin bunu bil! > Sadi Teltik Her şey değişmiş Hiçbir şey değişmedi demeyin sakın Koskoca bir medeniyet değişmiş Felaket kapıda uçurum yakın Beyinler hep aynı ser’ler değişmiş. Zerre kadar kalmamış Allah korkusu Kimedir çalımı kime bu forsu Surat, surat değil boya kutusu Namus çağa uymuş, edep değişmiş. Paradır yakın eden, sarpı ırağı Olmuşuz sefalet açlık durağı Zengin usta olmuş, fakir çırağı Menfaat türemiş, kanlar değişmiş. Ne küçükte kalmış büyüğe hürmet Ne huzur kalmış ne de sukûnet Hayâ rafa kalkmış tükenmiş izzet Sevgiler benleşmiş, saygı değişmiş. Ne büyük hazeyandır kin ve düşmanlık Yarın mahşerde fayda vermez pişmanlık Sapıklıklar artmış nerde insanlık Vicdanlar tatilde, huylar değişmiş. Vaadler hep aynı eski den beri Bir adım ileri üç adım geri Çıkarlar uğruna yalanlar seri Diller hep aynı der, yüzler değişmiş. Ne ressamdır ki çizmiş, yer gök ve sema Tüm evreni kapsar resimde tema Teşrif de geç kalma yüce kelam’a Resim hep aynı da, renkler değişmiş. Gençlik de farklıdır hayata nazar Kahveler tıklım tıklım, gene bu pazar Kendini bilmez de azdıkça azar Ecdat unutulmuş, nesil değişmiş. Eşref bunları yazmaz iş olsun diye Allah akıl vermiş cahillik niye Bana ne deme bir dön bak geriye Yollar aynı yolda, yordam değişmiş... > Eşref Koç (Eşref’ce) Çiçekti çocuklar Saksısında büyüyen Bir çiçektir çocuklar, Uçar gibi yürüyen Kelebektir çocuklar. Bestesi kuş sesinin, Sevinci dedesinin, Gönlünde annesinin Cana denktir çocuklar. Ne tatlıdır ilgide, Hayal dolu övgüde, Yuva kuran sevgide Tek ahenktir çocuklar. > Hüseyin Özkaynakçı
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 103235
    % 2.07
  • 4.7171
    % 0.01
  • 5.5018
    % -0.57
  • 6.2889
    % -0.17
  • 197.827
    % 0.14
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT