BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yalnızlık korkusu / Diyalog

Yalnızlık korkusu / Diyalog

Yine baharın bitimi, yazın başlangıcı günlerden bir gündü. Aşağı mahalleye kestirme patikalardan, sessiz adımlarla diz boyu çayırların kıyısından iniyordu. Kafasında türlü düşünceler vardı.



Yine baharın bitimi, yazın başlangıcı günlerden bir gündü. Aşağı mahalleye kestirme patikalardan, sessiz adımlarla diz boyu çayırların kıyısından iniyordu. Kafasında türlü düşünceler vardı. İnsanlara ne olmuştu da kendi kabuklarına çekilmişler, kendi yalnızlıklarını yaşar olmuşlardı. Düşlerimizi ve gelecek hayallerimizi paylaşacağımız ne eşimiz ne de dostumuz vardı. Hayat bu köyün eteklerindeki derenin çağıltılarına da ses vermiyordu artık. Yolun bir ucunda, ormanla kesişen büyük kestane ağaçlarının gölgesinde dinlenmek için durdu; oturup manzarayı seyre daldı. Önü sıra uzayıp giden sıralı tarlaların yeşil denizlerinde âdeta yüzüyordu. Çayırları dalgalandıran rüzgârın getirdiği çiçek kokuları, etrafında dallanıp budaklanıyordu. Her yer yeşile durmuştu, uzun kış günlerinden özlemle beklenen gündü bu gün. Sıcak havada gölgelik yerlerde serinlemek, ayrı bir haz veriyordu insana. Düşüncelerden sıyrıldı Yavaşça doğruldu, düşünceler yumağından sıyrılarak, yoluna revan oldu. Ahşap köy evlerinin yanı başından geçiyor, bazen de evlerin uzağından yeşile bulanan çatılarını görüyordu. Öğlen saatlerinde köye bir sessizlik çöküyordu. İşte bu saatlerde tabiatın sesi doluyordu kulaklarına. Gölgelik tenhalarda biraz da fazladan oyalanıp, gideceği yere varma telaşından uzak, önünden geçtiği evlerin kadınlarıyla konuşmak, biraz da soluklanmak istedi. Avlunun taş olan evlerinden birinin giriş balkonunda, birkaç hanım oturuyorlardı. Bu taşlığı paylaşan iki ev, bir de ahşap ambar vardı. Bu evlerin biraz masalsı havası varsa da, kadınlarının gözlerindeki umursamaz bakışları, yüzlerindeki bezgin halleri avluyu cansız kılıyordu. Öğlen güneşinin yaprakları kavuran sıcağından kadınların yüzlerine de, ışıktan huzmeler düşüyordu. Nasıl ki toprak yeşille manalaşıyorsa, bu avlu da kadınların gölgelerinden düşen yalnızlıkla, o kadar çoraklaşıyordu. Yol boyunca gördüğü tabii güzellikler yanında, bu avlu soğuk ve hissiz bir hâl alıyordu. Çözemiyordu; alçak gönüllülükle açılan kapıların görünmeyen öteki yüzünü... Belki yalnızlığın verdiği ıstıraptı çehrelerinde solan. Saksısında çiçek açmayan, penceresinde serçe ötmeyen kadın, her yerde aynı kadın değil miydi? Geçmişteki mâneviyatının çok uzağına düşmüş, yerini, yolunu, en çokta yordamını unutmuştu. Dağın eteklerinden akıp gelen çam kokularının, yüreklerinde güller açtırdığı kadınlara ne olmuştu da ormanın kıyısında tabiatın karşısında güzelliklerini yitirmiş, baharın çehrelerindeki gülleri solmuştu. Yalnızlığın darağacına asılı ruhlarından geriye, acımasız denilen hayatın, acımasız tarafı kalmıştı. Gittiği her yerde sevgiden yoksun, yalnız kadınlar vardı; güneş gibi tepelerin ardında kaybolmuş, akşamın yalnızlığı yüreklerine çöken kadınlar... > İlhan Kalender / İstanbul ‘Seni seviyorum diyecek ve...’ Son nefesini veren idam mahkumunun son isteğiydi seni seviyorum demek. Ya seviyorum diyecek ve gidecekti, ya da kalıp öylece uzaktan sevecekti. İkisini de yapmadı, yapamadı. Hayaller kurdu kendince; kalacak ve seviyorum diyecekti. Hep rüyalarında görüyordu; kalıyorum diyecek ve sevecekti. Bir gün bir sıcaklık hissetti her tarafında. Yanıyordu hem de alev alev yanıyordu. Hep bir denizin, bir okyanusun hayaliyle kandırıyordu alevleri. Ve koca bir okyanusun tam ortasında yapayalnızken kendini yakacak bir alev arıyordu. Ve koca bir ateşin tam ortasında yapayalnızken kendini söndürecek bir damla okyanus arıyordu. İdama mahkum bir ölünün okyanuslar içindeki alevlerle yanan vücudu şimdi hayallerinin rüyasını görmekte. O da anlıyor yavaş yavaş hayalinin bir karanlık olduğunu ve karanlıklar içindeki bir hayal olduğunu. O da biliyor ulaşamayacak ama yine de rüya görüyor yine de hayal ediyor yine de yanıyor. Nihayetinde o sadece bir ölü... > Abdülhakim Demir Çocukluk yıllarım Fısıltın böylesine bir şarkı kulağımda, Hasretin yüreğimin ucunu acıtan taş. Çocuksu bir tebessüm sürülmüş dudağımda Gönlümün pınarında hâlâ senden kalan yaş, Aramız zamanın gerilse de perdesi, Gönlümde bir serçesin kuru bir dal ucunda. Gömlek diye giydiğin belirsiz neyin nesi, İki yudumluk mısır ekmeği avucunda. Sensiz çıkaramadım tadını baharların, Çiçekler açar sensiz işitemem kuşları. Yılların ağırlığı az daha artar yarın, Az daha yorulurum çıkarken yokuşları. Sıkılınca hep seni çağırırım imdada, Çıkar gelirsin nefes nefese nerden Belki beş altı koyun peşinden Ellezdağ’da, Belki de yıllar önce ayrıldığımız yerden. Senin haberin yok ya yılların akışından, Hâlâ yalın ayaksın, başı açık, ama mert. Safça bir gülüşünden, dostça bir bakışından Birden bire içimde ne acı kalır, ne dert. Artık ihtiyacımız kalmaz kelimelere, Zaman durur çalışmaz saatlerin çaları, Dolaşırız sessizce çayır, çimen, dağ, dere, Çözülür birer birer hâtıra bohçaları. Yolumuz ulaşınca ayrıldığımız yere, Tekrar gam denişinde yüzer belâlı başım. Sonra mı? Sonra her şey silinir birdenbire, Dokunur da omzuma usulca yetmiş yaşım, > Ömer Osman Erendoruk Söyle derdini bileyim Gözündeki yaşları dök avcuma bana var Gönlündeki hüznü rüzgarlara salıver Bir tatlı gülüşünle şu gönlümü alıver Kim acıttı canını, söyle tatlım bileyim Kirletmişse rüyanı koy elimle sileyim Kara gözlü cadılar karartmasın ufkunu Kapat gönül kapını çalmasın umudunu Sihrine aldanma kır sahirin çubuğunu Kim acıttı canını, söyle tatlım bileyim Kirletmişse rüyanı koy elimle sileyim > Hicran Seçkin İman kovanında petek olalım Dirlik, düzenlikle bir eyle bizi, İslam ocağında kor eyle bizi, Hazret-i Resûl’e yâr eyle bizi, Sana sonsuz şükür, şükür Allah’ım! Bir cennet misali vatanımız var, Tarihi süsleyen destanımız var, Bayrağa renk veren al kanımız var, Sana sonsuz şükür, şükür Allah’ım! İman kovanında petek olalım, İslam bahçesinde çiçek olalım, Soyda asil, huyda melek olalım, Sana sonsuz şükür, şükür Allah’ım!
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT