BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ‘Din üzerinden siyaset olmaz’

‘Din üzerinden siyaset olmaz’

DünyanIn en büyük 250 şirketinin yöneticilerinin bir araya geldiği Sun Valley Konferansı’nda konuşan Başbakan Erdoğan, “Din üzerinden siyaset yapmak, dini ideolojik bir araç haline getirmek, hem toplumsal barışa hem de siyasi çoğulculuğa zarar vermektir” dedi. Erdoğan, bunun dine, demokrasiye ve insanlığa karşı ‘suikast’ olacağını söyledi.



SUN VALLEY - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘’Din üzerinden siyaset yapmak, dini ideolojik bir araç haline getirmek, dini düşünceyi dogmalaştırmak ve din adına dışlayıcı siyaset yürütmek hem toplumsal barışa, hem de siyasi çoğulculuğa zarar vermektir’’ dedi. Erdoğan ve beraberindeki heyet, Sun Valley Konferansı çerçevesinde ABD’deki programına başladı. Sabah saatlerinde, kaldığı otelden konferansın yapılacağı Sun Valley Inn Oteli’ne yürüyerek gelen Başbakan Erdoğan’a, eşi Emine Erdoğan, kızları Sümeyye Erdoğan ve Esra Albayrak ile damadı Berat Albayrak, Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile eşi Ahsen Unakıtan, siyasi danışman Adana Milletvekili Ömer Çelik, dış politika danışmanı İstanbul Milletvekili Egemen Bağış, İstanbul Milletvekili Hüseyin Besli ve bazı danışmanlar eşlik etti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, basına kapalı gerçekleşen ve dünyanın en büyük 250 şirketinin üst düzey yöneticilerinin bir araya geldiği Sun Valley Konferansı’nda ‘’Demokrasi, İslam ve Siyasal Laiklik Ekseni Üzerinde Türkiye Modeli’’ adlı bir konuşma yaptı. Değerler arası soğuk savaş Konuşmasına, konferansa katılmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirerek başlayan Başbakan Erdoğan, ‘’Arkadaşlarım bana, ‘Amerikan finans ve medya dünyasının kalbi burada atıyor’ dedi. Sizleri ne kadar heyecanlandıracak bilemiyorum, ama bu sabah benden nüfusunun çoğunluğu Müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin yaşadığı demokrasi tecrübesini dinlemek istediğinizi söylediler’’ dedi. Uluslararası toplumun mücadelesini verdiği en önemli uğraşlardan birinin demokrasi anlayışı ve bunun getirdiği özgürlükler ortamının dünya üzerinde en geniş şekilde yayılması olduğunu vurgulayan Erdoğan, İslam kültürü ile demokratik düzen arasındaki ilişkilerin de bu çerçevede çok uzun bir süredir düşünce dünyasında tartışıldığını kaydetti. Müslüman toplumların özgür, katılımcı ve açık topluma dayanan rejimler oluşturma hususundaki eksikliklerinin, İslamiyet’in bu durum üzerindeki rolü hakkında geniş bir tartışma oluşturduğuna işaret eden Başbakan Erdoğan, şöyle konuştu: “Yani benim, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra, ‘değerler arası soğuk savaş’ diye adlandırdığım bir dönem ortaya çıkmıştır. Bilahare, 11 Eylül olaylarıyla zirveye çıkan terör dalgası konuyu geniş kitlelere maletmiş ve İslamiyet’in çatışmaya meyilli, barışçıl olmayan bir din olduğu izlenimini oluşturarak, İslam kültürü ile demokrasinin birbiriyle bağdaşıp bağdaşmadığı sorusunu gündeme taşımıştır. Tabii bu iddialar ‘İslam’ kelimesinin ‘barış’ anlamına geldiğini bilen Müslümanlar ve Müslüman olmayan sağduyulu insanlar arasında şok etkisi doğurmuştur. Demokratik bir ülkede Başbakanlık yapan Müslüman bir kişi olarak, bu konudaki görüş ve hissiyatımın belki birçok yabancı düşünürden daha gerçek tecrübe ve izlenimlere dayandığı inancıyla, fikirlerimi sizlerle samimi bir şekilde paylaşmak istiyorum. Her ülkenin ve toplumun kendine özgü şartları farklı demokratik kurumlar meydana getirecek olmakla birlikte, demokrasinin dayandığı evrensel bazı ilke ve ölçütler bulunmaktadır. Bunlar, siyasi katılımcılık, hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik, çoğulculuk, eşitlik ve şeffaflık olarak belirmektedir.’’ Adalet, eşitlik ve kardeşlik İslamiyet’in Allah’a inanç temelinde bireylerin kişisel ve toplumsal yaşamda uyulması gereken ahlak kurallarını içerdiğini anlatan Erdoğan, İslamiyet’in adalet, eşitlik ve kardeşlik gibi ulvi ilkelere dayanan bir hayat biçimini öngördüğünü ifade etti. Bunların da esasen tek tanrılı dinlerin ortak temel değerlerini oluşturduğunu kaydeden Başbakan Erdoğan, ‘’Bu itibarla, aynı yüce kaynaktan indiğine inandığımız bu dinlerin birbirlerinden farklı olarak şiddeti ve terörü teşvik ettiği veya insan gelişimine en uygun yönetim biçimi olarak ortaya çıkan demokrasiyi reddettiği nasıl düşünülebilir?’’ diye sordu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: ‘’Kaldı ki, diğer dinler gibi İslamiyet’in de özünde yatan ve bireyin mutluluğunu esas alan temel felsefe, katılımcı, özgürlükçü, çoğulcu bir hayat anlayışı ile demokratik kurumları destekleyen ve pekiştiren özellikler taşımaktadır. Bu gerçekler ışığında, günümüzde Müslüman toplumların çoğunluğunun demokrasi sınavında nispeten başarısız olmalarını din olgusuyla açıklamaya çalışmak ve İslamiyet ile irtibatlandırmak temel bir yanlış olacaktır. Topluma ve dine kötülük Keza, daha 10-15 yıl öncesine kadar Avrupa’nın büyük bir bölümünün demokrasiden ve her türlü özgürlükten uzak bir ortamda yaşaması da herhalde din kaynaklı engellerle izah edilmiyordu. Bugün Müslüman toplumların büyük bir bölümünde karşılaştığımız durum da İslamiyet’in özünde yatan yüksek-toplumsal değerlerin siyasi amaçlar doğrultusunda istismar edilmesi ve dogmatik bir sistem içinde yanlış uygulanmasından kaynaklanmaktadır. Din üzerinden siyaset yapmak, dini ideolojik bir araç haline getirmek, dini düşünceyi dogmalaştırmak ve din adına dışlayıcı siyaset yürütmek hem toplumsal barışa hem de siyasi çoğulculuğa zarar vermektir. Belki de en kötüsü, dini yozlaştırmak ve amacından saptırmak anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu tutum, bana göre dine, demokrasiye ve insanlığa karşı ‘suikast’ düzenlemekten farksızdır. Dini, bir ideoloji haline getirerek, devlet aygıtı marifetiyle toplumu zorla dönüştürmeye çalışmak, hem topluma hem dine yapılabilecek en büyük kötülüktür.’’ Burada suçu dine atmanın kolaycılık olduğunu vurgulayan Erdoğan, ‘’Çünkü söz konusu olan din değil, totaliterizmdir. Bu sebeple, olsa olsa o dine mensup olanların özgürlükçü bir düzen için mücadele etmekteki eksikliklerinden bahsedilebilir’’ diye konuştu. Türkiye örnek ülke Devletin tüm dinler ve inançlar karşısında tarafsız kalması ve eşit mesafeyi korumasının büyük önem taşıdığını belirten Erdoğan, inanç farklılıklarının veya farklı mezhep ve anlayışların çatışmaya dönüşmeden bir arada yaşatılabilmesinin demokrasinin temel direklerinden siyasi çoğulculuğun esası olduğuna işaret etti. Erdoğan, şöyle konuştu: ‘’Laiklik olarak tanımladığımız bu ilke son derece mühim bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca laiklik, sadece bir devlet yönetim ilkesi olarak da ele alınmamalıdır. Laiklik aynı zamanda bir ‘sosyal barış’ prensibidir. ‘İslam kültürü’, ‘demokratik düzen’ ve ‘laiklik prensibi’ arasında tarif etmeye çalıştığım bu ilişkiyi Müslüman toplumlar içinde en başarılı şekilde uygulayan ülkelerin başında herhalde Türkiye gelmektedir. Bu özellikleriyle Türkiye, nüfusunun çoğunluğu İslam inancını benimsemiş bir toplumun, laiklik temelinde demokrasiyi yaşatabileceğinin ve ileri demokratik normları yerleştirebileceğinin en güzel örneğini vermektedir. Biz bu modelin evrensel bir hedef olduğunu, Allah’ın eşit haklara sahip olarak yarattığı insanoğlunun, ancak bu çerçevede hak ettiği barış, huzur ve refaha kavuşacağını düşünmekteyiz.’’ Küresel barış ve Türkiye Türkiye’nin bugün, içeride sosyal huzurunu ve bütünleşmesini sağlamış, dış dünyayla çok yönlü ilişkiler geliştirebilmiş ve bu özellikleriyle bölgesel ve küresel barışın kilit aktörlerinden biri haline geldiğini belirten Başbakan Erdoğan, ‘’Bir yandan Batı ile yoğun bir etkileşim içine girerek, Batı kurum ve örgütlerine etkin bir üye olarak katılan Türkiye, diğer taraftan İslam ülkeleri içinde de saygın bir konumda bulunmaktadır’’ dedi. Türkiye’nin böylece bu iki grubun birbiriyle bağdaşamayacak iki ayrı dünyayı oluşturdukları tezini sadece çürütmekle kalmayıp, aslında bunların birbirinden kesin çizgilerle ayrılamayacağını, hatta kaynaşabileceğini gösteren eşsiz bir örnek olduğunu ifade eden Erdoğan, ‘’Bu bağlamda Türkiye’nin konumu, medeniyetler çatışmasının önlenmesinde bizlere kritik bir rol ve sorumluluk yüklemektedir. Daha önce çeşitli vesilelerle hep belirttiğim gibi, Türkiye’nin AB’ne üyelik süreci de bu çerçevede değerlendirilmelidir. En açık şekliyle söylemem gerekirse, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme arzu ve iradesinin sonuçsuz kalmaması büyük önem taşımaktadır. Zira, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin başarılı şekilde sonuçlanması, tüm dünyaya ve özellikle de Müslüman toplumlara Doğu ile Batı’nın, İslam ile diğer dinlerin bir arada yaşayabileceğini ve ortak değerler etrafında barış içinde varlığını sürdürebileceğini gösterecektir. Anti-Semitizm ve İslamofobia ile mücadele de ancak bu şekilde küresel bir uygulama alanı bulacaktır. Tabiatıyla, düşünmek bile istemesek de bunun aksi yönde bir gelişme ise gerek Batı, gerek İslam dünyasındaki karşılıklı önyargıları körükleyecek, İslam ülkelerindeki dışlanmışlık duygularını pekiştirecek ve Müslüman toplumlarda güçlenmesini istediğimiz olumlu dönüşüm çabalarına zarar verebilecektir. Dini fanatizmin bu tutumdan beslenmek için fırsat kolladığını da unutmamak gerekir.” diye konuştu. Dünya yeniden kuruluyor ‘’Dünya, gözlerimizin önünde bir kez daha yeni baştan kuruluyor’’ diyen Başbakan Erdoğan, ‘’Bizler bunun sadece tanıkları değiliz, aynı zamanda bu gerçek tarafından kuşatılmış durumdayız. Yani bu değişimin hem aktörü hem de konusu olmak, bizim kaçarak kurtulamayacağımız bir gerçek...’’ diye devam etti. Bu değişimin adının ‘’küreselleşme süreci’’ olduğunu vurgulayan Erdoğan, ‘’Ne yazık ki, sürece uyum sağlayamayan toplumlar, küreselleşmenin doğurduğu fırsatlardan faydalanmak yerine olumsuz yan etkileriyle karşılaşmakta, çevrelerine de istikrarsızlık ve problemler yaymaktadırlar’’ diye konuştu. Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: ‘’AB ile bütünleşme aşamasına gelmiş bir İslam Konferansı Örgütü üyesi olarak Türkiye, işte bu nedenle İslam dünyası içindeki reform ihtiyacına işaret etme ihtiyacı duymaktadır. Tabiatıyla burada ihtiyaç duyulan reform İslamiyet’e değil, yönetim biçimine ilişkindir. Çünkü İslam dini, akla ve bilimsel düşünceye önem veren yapısıyla, reform olarak nitelenen çabalardan çok daha fazla ve doyurucu bir biçimde geleceğe dönük bir yüze sahiptir. Yaşanan dönüşüm sürecinde Müslüman toplumların en fazla ihtiyaç duyduğu gücün asıl olarak halklarının düşünsel zenginliğinden kaynaklandığına işaret eden Erdoğan, ‘’Bu insan potansiyeli de özgürlük, hoşgörü ve karşılıklı saygının hakim olduğu, temel hakların korunduğu, hukuk devleti ve iyi yönetişim ilkelerinin uygulandığı açık toplumlarda güçlenmektedir’’ dedi. Türkiye’nin, demokratik düzenin insan potansiyelini nasıl ortaya çıkardığına, girişimci ruhu nasıl geliştirdiğine ve sonuçta nasıl güçlü bir sosyal ve ekonomik dinamizm oluşturduğuna güzel bir örnek olduğunun altını çizen Erdoğan, 400 milyar doları aşkın ekonomik hacmiyle bugün dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer alan Türkiye’nin, arabadan bilgisayara kadar her türlü eşyayı ürettiğini ve 140’ın üzerinde ülkeye ihracat yaptığını söyledi. Türkiye’ye yatırım yapmak Gelinen aşamanın Türkiye’nin rekabetçi bir ekonomi meydana getirme ve küresel trendlere uyum sağlama yeteneğinin açık bir göstergesi olduğunu kaydeden Erdoğan, ‘’Geriye baktığımızda çıkardığımız en önemli ders, Türkiye’nin ekonomik gelişiminin demokratikleşme sürecinde aldığı mesafeyle doğru orantılı olmasıdır. Nitekim, 1923’te Atatürk’ün önderliğinde başlatılan demokrasi atılımının oluşturduğu ekonomik dinamizm, bu alanda kaydedilen her önemli gelişmeye fazlasıyla olumlu bir tepki vermiştir. Keza, hükümetimizin işbaşına gelmesinden bu yana halkımızın beklentileri ve AB üyeliğinin objektif kriterleri çerçevesinde başlattığımız ve kimilerince ‘sessiz devrim’ olarak adlandırılan demokratik dönüşümün de ekonomi üzerindeki olumlu yansımalarını inkar etmek mümkün değildir. Son 2 yılda ekonomik alanda sağlanan başarılar, sanırım global ölçekte iş yapan sizler tarafından da takip edilmektedir. Bu bağlamda, sadece Avrupa ve ABD’yle değil Rusya, Asya ülkeleri ve Orta Doğu ile de yoğun bir karşılıklı iş birliği ve etkileşim içine girmekte olduğumuzu gururla ifade etmek isterim. Ancak bunun yanı sıra mali disiplinin tesis edilmesi, iç ve dış borçlanmada sağlanan istikrar, özelleştirme sürecine kazandırılan ivme ve dış yatırıma yönelik olarak ortaya konan liberal, özendirici ve kolaylaştırıcı tutum Türkiye’nin bugün geldiği noktada önemli yer tutmaktadır şeklinde konuştu. “Türkiye’ye yatırım yapmak, hem her gün daha da gelişen bir ülkenin ürettiği kazançtan pay sahibi olmak demektir, hem de küresel barış ve güvenliğe, yani benim tabirimle değerler arası soğuk savaşın engellenmesine katkıda bulunmak demektir’’ diyen Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle tamamladı: “Bu noktada şunu da hatırlatmak isterim ki, Büyük Orta Doğu Coğrafyasında görmek istediğimiz demokratik dönüşüm, ekonomik istikrar ve refahla desteklenmezse istediğimiz sonuçlar ortaya çıkmayacaktır. Bu itibarla, anılan ülkelerle bu yönde iş birliği yapılması da ortak amaçlarımız doğrultusunda bir zaruret arz etmektedir. Sözlerime son verirken, Türkiye’nin bölgesindeki olumlu dönüşüme ilham, umut ve destek sağlayan çabalarının, bölge ülkeleri, ABD, AB ve tüm uluslararası toplumla iş birliği içinde devam edeceğini bir kez daha teyid ediyor, ilgi ve dikkatiniz için teşekkür ediyorum.’’ ‘K. Irak’ta PKK’ya müdahale ABD imajını değiştirir’ SUN VALLEY - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘’ABD’nin Kuzey Irak’taki bölücü terör örgütüne karşı harekete geçmesi Türkiye’deki havayı değiştirir’’ dedi. Başbakan Erdoğan, Sun Valley kasabasında düzenlenen konferansta yaptığı konuşmanın ardından katılımcıların sorularını cevapladı. Başbakan Erdoğan, Türk kamuoyunun ABD’nin dış politikasına bakışına dair bir soruyu şöyle cevaplandırdı: ‘’Kamuoyu, doğal olarak gördüklerinden çabuk etkilenmektedir. Televizyon ekranlarına ve gazete sayfalarına yansıyan bu tür fotoğraf kareleri bu kanaatin oluşmasında etkili olmaktadır. Fakat bunu çevirmek de ABD yönetimin elindedir. Mesela, üç kongre üyesinin Kıbrıs’a yaptığı ziyaret sonrasında olumlu bir değişiklik meydana geldi. Başından beri Türkiye’nin söylediği gibi, ABD’nin Kuzey Irak’taki bölücü terör örgütü PKK varlığı ile ilgili bir tedbir alması durumunda Türkiye’deki hava çok daha olumlu şekilde değişecektir.’’ Orta yol tavsiye ediliyor Toplantıda Türkiye’deki gelişmeler konusunda da bilgi veren Erdoğan, demokratik gelişim için ekonomik gelişmenin şart olduğunu belirtti. Panelistlerden Kaliforniya Üniversitesi öğretim üyesi Marc Taylor, ‘’İslami fundemantalizmin yanı sıra tüm dünyada Hıristiyan ve Yahudi fundemantalizminin de tırmanışa geçtiğini ve özellikle Hıristiyan fundemantalizminin ABD’deki rolünün arttığı’’ şeklinde yorumda bulunarak yönelttiği soruya Başbakan Erdoğan şu karşılığı verdi: ‘’Her dinin, fikrin ve ideolojinin fundemantalistleri var. Bu sadece İslamiyet’e mahsus bir durum değil. Her dinin, fikrin ve ideolojinin yobazları var. İslam ise yobazlığı yasaklıyor. İslam bize orta yolu tavsiye ediyor. Aşırılığa kaçanlar, bunu kendi çıkarları için yapıyorlar. Fundemantalizmin çok arttığına inanmıyorum. Biz özgürlüğü ve hukuku güçlendirmediğimiz için fundemantalizm güçleniyor. Bu bir sebep-sonuç ilişkisidir.’’ Erdoğan, geçen yıl tüm dünyada silahlanmaya 900 milyar dolar ayrıldığını dile getirerek, ‘’Bir de yoksulluğa bakmak gerekiyor. Bir taraftan açlıktan ölen insanlar, öte yandan silahlanmaya 900 milyar dolar harcayan büyük güçler... Bu durum terörizme zemin hazırlıyor. Küresel barışı güçlendirmezsek, küresel terörizm doğabilir’’ dedi. Türkiye’nin AB üyeliği ‘’Türkiye’de ‘dini istismarı’ nasıl azalttıkları?’’ yönündeki soru üzerine Erdoğan, ‘’Bu bir bilinçlenme meselesidir. Halk ne kadar bilinçlenirse, istismarcılara o kadar fırsat tanınmamış olur’’ diye konuştu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu konuda çok önemli bir görev üstlendiğine işaret eden Başbakan Erdoğan, ‘’Dini kavramlar yaşanmıyor, ama kullanılıyorsa, bu bir istismardır. Bu bir bilinçlenme meselesidir. Halk, bilinçli olursa, kimin istismar ettiğini anlar’’ dedi. ‘’Türkiye’nin AB üyeliğine İslam dünyasının bakışı’’ hakkındaki bir soruya Başbakan Erdoğan, ‘’İslam dünyası, Türkiye’nin AB üyeliğini bekliyor. AB, bizi üyeliğe alırsa, Müslümanlar ile Hıristiyanlar’ın aynı toplumda yaşayabileceğini de ispat edecektir’’ karşılığını verdi.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT