BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bana “Yaz” geldi

Bana “Yaz” geldi

Bu öyle mevsimlerden oluşan “Yaz” değil, eline kalemi alıp “Yaz” demek... Bir format oluştu gazete sayfalarında. Belli aralıklarla yayınlanan ve benim vesikalık bir küçük kare fotoğrafımın üstüne kurulan bir bikinili kadının resmi ile oluşan bir format bu. Üstte başlık “mahkeme” der, spotu ise “yazdığım Kitap” olur ve bunu gazetelere pazarlarlar. Yetti gari.. Kalemin gücünü görecekler artık.. Dilin, iyi kullanıldığı zaman nasıl bir silah olduğunu da anlayacaklar. Ben bir kelime mühendisiyim. Lafın endazesini bilmesem 19 yıl memuriyet, 32 yıl yazılı - sözlü basında ekmek vermezlerdi bana. Hele üniversitelerde sorumluluk asla vermezlerdi. Benim işim bu... Kelimelerden inşaat yapmak ve birilerinin gözüne sokmak. Kalmış, son “ilkeli adamlar” adına yazan bir spor yazarının, üstelik 3 kitap yazmış dördüncüsü yolda olan bir adamın bu konuda yazmaya ve konuşmaya karar verdiği ilk yazısıdır bu...



Son günlerde hanımefendi meydanı boş buldu ve gazete gazete, kanal kanal şavullayıp duruyor bana. “Kelimeye eziyet” olacak ama, hâlâ daha ona hanımefendi demek istiyorum. Antık haddini bilecek... En azından benden ötürü... Ben kariyerim nedeniyle hayatta var olabiliyorum, o ise ancak paranın gücüyle. Aramızdaki fark burada ve ne kadar güzel ki, bunu hazmetmek zorunda bırakıyorum onu. Ekranlara çıkıp, “benim çok zor bulunduğumu” söylüyormuş. Doğrudur. Benim gibiler “zor” bulunur. Ama onun gibilerden o kadar çok ki. Evime gelip, haciz yapalı 5 ay oldu. Ama faksları yeni geçebildiler gazetelere. Ya intikal yetersizliği, ya da habere ihtiyaçları vardı. Benim adresim belli, işim belli, yerim yurdum belli. Bir çok gazeteci ve programcı da beni bir telefonda buldu. Üstelik bir süredir kimse beni hapse de atmadı. Onun faksına ayıp olmasın diye gidip “kodeste yatmam mı?” gerekir bilemiyorum. İhbarname ve tebligatı yani bana süre tanıyan belgeyi haciz yapıp giderken bırakmak hukuksuzluğunu yaptıklarını niye yazmadılar fakslarında. Bu konuyla ilgili hâlâ haber yapılmasına üzülüyorum, bu köşeyi bu şekilde işgal etmeye de. Ama birileri haber oluyor diye çok mutlu. Tarafsız kalabilen, radyolarda ironi boyutlarında şamatalanan programcılara teşekkür ederim. Benim hediye edecek, bir gömlek paketi ile zarfın içine 100 USD koyabilecek gücüm olmadığı halde, bu meselede “ortada” kalabilenlere, en azından görüşümü alarak haber oluşturanlara da çok teşekkür ederim. Destek veren kuruluşlara, sağlıklı düşünen gazeteci ve televizyonculara, öğretim görevlilerine, dostlarıma ve “bir kısım meslektaşlarıma” ise şükranlarımı belirtirim. Ben yıllarını bu işe vermiş, eğitim almayı kabullenmiş, hiyerarşiye saygılı olmayı sindirmiş acemi de olsa öğrenme niyetli tüm haber okuyan spikerlerin onurunu ve ilkesini korumak istedim sadece. Son damlasına kadar da koruyacağım. İLKELER BEDEL İSTER Popüler kültüre karşı değilim. Magazinin bir ihtiyaç, hayatı yumuşak kılan ve çekilmezliğini engelleyen bir araç olduğuna da inanıyorum. Popüler kültürün egemen kültür olmasına karşıyım sadece. Alt kültürün baskın kültür olup, haber bültenlerine kadar uzanmasına da birşey diyemem ama, haber sunmasına sonuna kadar karşı çıkarım. Bunu yapan bir “prototip” yakalarsam, tipinden hareketle onun olmayan yanlışları da onun suratına çarparım. Bunu kimse engelleyemez. Buna yetkim de vardır hakkım da... Bir kaç ilkeli adam; ki hala kaldıysa, uygulamada olmasa bile en azından gece yatağına uzandığında benim gibi düşünüyor, biliyorum. Onlar düşündü, ben ise yazdım... Bu bir suç ise başım dik ve evlatlarıma bırakabileceğim en büyük mirasın üzerinde oturuyorum demektir. Hukukun ve ilkeli insanların dikkatini çekmek uğruna bir tost makinesi ile oğlumun fotoğraf makinasını, bir kez daha vermeye hazırım. Ben nasıl ki, “çekilin, bugünkü kalp ameliyatını ben yapacağım” veya, “bu gökdelenin projesini ben çizeceğim” ya da, “iç çamaşırı defilesinde podyuma çıkacağım” diyemiyorsam, dememeliysem, haddimi bilmem gerekirse... Ebru Şallı da haber okuyamaz... Okuturlarsa da, o “haber bülteni” olmaz, olsa olsa “ihbar bülteni” olur. Onun da adı “dedikodu programıdır”. Beni beğenmeyebilirsiniz... Sevmeyebilir ve bu nedenle dinlemez ya da seyretmeyebilirsiniz. İstemezseniz okumazsınız da. Belki okur, ama çok kızarsınız. Ama eğitimini aldığın bir işin 32. yılında olduğum gerçeğini değiştiremezsiniz. 33. yıla gelmemi de engelleyebilirsiniz ama 32 yılımı silemezsiniz. Spor müdürü olduğum bir kanalda da, Ebru Şallı’nın haber okumasına izin vermediğim gerçeğini de, bundan sonra da izin vermemek için kanımın son damlasına kadar mücadele edeceğim gerçeğini de değiştiremezsiniz. Gerçek acıdır Ebru Şallı hanımefendi. “Sizin haber okuyacak ehliyetiniz yok...” Birileri size okutabilir ama bu, gerçeği değiştirmez ve siz “ehliyetsiz sürücü” durumuna düşersiniz. Tıpkı bir süre önce “ehliyette tahrifattan” hüküm giydiğiniz gibi. Diyarbakırlı aslanları, “kötü kokuyorlar” diye aşağıladığınız ve yargılandığınız gibi... Kokain davasından mahkemeye çıkan da ben değildim... Bende “çok şükür” bunlar yok... Sadece, sizin medyaya fakslayıp, gelenekselleşen formata uyarak benim vesikalık fotoğrafımın üstünde bikinili bir fotoğrafla boy gösterecek bir, “birinci sayfa” haberine teşne olduğunuz; iftiralarınız var.. Benim ayıbımda bu iftiranız olsun be... Benim olayı yaşama tarihim 1997 Ocak ayı... O zamanki Ebru Şallı ile bu zamanki Ebru Şallı çok farklı. O zamanki, Türkçesi ile bayağı sorunları olan ihtiraslı bir yeni yetme, şimdiki daha anlaşılır konuşabilen evli ve çocuk sahibi olgun bir kadın. Ama benim eski Ebru Şallı’nın haber okuma yetersizliğini anlattığım yaşanmış ve “Şahitli ispatlı” hikayemin karşılığında, bir kaç kullanılmış beyaz eşyama göz diken kişi, bu yeni Ebru Şallı. O zaman... Yaz Ümit... Bir kelime mühendisi olarak, kelimeleri üst üste koy, kimilerine takla attır ve meydanı boş bulan bu kadının şahsında, bütün bu türleri eleştirecek yazıları yaz Ümit. Bu gelişmeden sonra, ona haber okutacak bir televizyonda çıkacaktır elbet. Hani, “olayı ekrana taşımak” fikri var ya. Böyle televizyoncularda var... Ama benim iddiam gene de değişmez. Ebru Şallı “şov - eğlence - yarışma - dedikodu - şamata” türü programlardan bazılarını sunabilir, hatta başarıyla da yapabilir. Ama “HA-BER O-KU-YA-MAZ”. En azından sorumlu ben isem okutmam. Ben de onu yaptım zaten. Çünkü Türkçesi yetmez. Bu da gerçeğin değişmezliğidir. Benim, mesleki ilkelerimi korumamı, korumaya ve kollamaya çalışmamı, doğru bildiğim etik değerleri savunmamı, gerçekleri ve kapasitesi sınırlı olanların alınlarına acı gerçeği “Çaaat” diye çarpmamı kimse engelleyemez. Ebru Şallı şov - eğlence- yarışma sunduğu zaman, bunu ben seyrederim veya seyretmem. Ama beni ilgilendirmediği için onu eleştiremem. Ancak haber sunmaya, spor bülteni okumaya kalkarsa, “evimden birkaç beyaz eşya verme pahasına”da olsa yüzüne karşı “yetersiz” olduğunu söylerim. Bunu da kimse engelleyemez. Ne avukat sürüsü ile girdiği davalarımın hakimleri, ne de ricacı olanlar bunu engelleyemez. 10 kere mahkum olsam, ayağımdan assalar, kafamı da kesseler bunu yazıp söylememi engelleyemezler. Yarın 8 kişiyle önümü kesip, ayağımdan da vursalar, bırakın ayağımı kafama da sıksalar gerçek yine değişmez ki. “EBRU ŞALLI HABER OKUYAMAZ...” Çünkü haber okumak ciddi bir iştir. Eğitim ve emek ister. Teknik bir eğitim almadan asla yapılamaz. Bu söylediklerimin doğruluğu uğruna, televizyonların ahlak düzeyini düşürmeye çalışanlara engel olmak uğruna, daha verilecek çamaşır makinem de var, gerekirse hapis yatacak gücüm de. Sürmekte olan davaları bitmiş gibi medyaya faks yoluyla pazarlamak ve ön sayfalarda bir kaç bikinili fotoğraf uğruna iftira atılarak mahkum olacaksam, bundan gurur duyarım. Mahkum olacaksam bu ancak onurum olurdu... Ama ne yazık ki yok!.. Ne yazık ki olmayan bir kararı medyaya pazarladılar. Şimdi varsa “bir kaç ilkeli adam” ona mutlaka sormalı ki; “Ümit Aktan niye hala hapise atılmadı” diye... Tekrar tekrar gündeme getirdiği, susmama rağmen bir kez daha kendisini “yetersiz” bulduğum görüşmeyi, kitabımda anlattığım hikayeyi tekrar hatırlattığı için, kitabımın bana hiç bir yararı olmayan ama sadece İnkilap Yayınevi’ne katkısı olan satışını durduk yerde körükleyip durduğu için, teşhisimin doğruluğu ortaya çıkmıştır. Ben yayın için en tehlikeli tiplerin “yarı cahiller” olduğunu belirtip, bu görüşün daha büyük bir genellemeyle, Atatürk’ün 1926’da yaptığı bir konuşmada ve harf devrimi sıralarında kullanılmış bir görüş olduğuna sığınarak bu fikri kitabıma taşımıştım. ‘Ortada bir canlı yayın söz konusuysa deli kapatılır, sarhoş ayıltılır, cahil eğitilir, ama yarı cahil bilmediğini, bilmediği için en tehlikelisidir.’ Ebru Şallı üstüne alındı... Ben de televizyon ve müzik setiyle bedelini ödedim. Ama o hâlâ bikinili bir fotoğrafla, benim vesikalık fotoğrafımın üstüne birinci sayfaya çıkmanın yolunu kullanmaya devam ediyor. Aslında medya da haklı: “Benim mayolu fotoğrafımla, onun vesikalık fotoğrafı hiç iş yapmaz!..” Ayrıca buna benim eşim de izin vermez... Ama onunki veriyor!.. O nedenle şimdi bir kelime mühendisi olarak düzeltiyorum ve özür diliyorum. Ebru Şallı’ya, “Yarı cahil” demiş ve beyaz eşyalarımı kaptırmıştım. Şimdi “yarı’sını” geri alıyorum. BİR AVUÇ İLKELİ ADAM Yazdığım ve söylediğim her şeyi üstüne alındı. O bence bir prototipti. Ama bunu bile “tipine hakaret” olarak algıladı ve canlı yayında ağlayarak ekranı terk ederken “salak” dedi bana. Bu kayıtlarda var ve ben bunu hiç bir mahkemeye sunmadım. O ise yetersizliğini hala gündemde tutmaya çalışıyor. Ben onun yetersizliğini kelimelere dans ettirerek anlattım kitabımda. O ise net bir şekilde “salak” dedi bana bir canlı yayında. Yani ben ona, “siz ve hanımefendi” deme zahmetine katlanarak “siz bir prototipsiniz” dedim, o ise bana “salak” dedi. Hazinesindeki 3-5 kelimeden birini kullanarak. Ben hakaretten dolayı mahkum oldum. Onlar da bulaşık makinemin etrafında “ateş dansı” yaptılar. Ne değişti?.. O hâlâ haber o-ku-ya-maz.. Ben, bir gün yazacak yerim hiç kalmasa bile, duvarlara kanımla yazarım ki o haber okuyamaz. 32 yıllık meslek hayatımın sonunda, 5 yıldır üniversite düzeyinde eğitimini verdiğim işimin ve etik değerlerin bekçisiyim. Traş tasını şapka yapan bir Don Kişot’um. Doğruları söylemek uğruna gerekirse, “don”umu bile veririm. Bana Kişot’luk da yeter. O ise hala Don Kişot’un vesikalık fotoğrafının üstünde bikiniyle duran ve asla haber okuyamayacak olan bir kadın olmayı sürdürecektir.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT