BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Sorun”un varlığını kabul etmek...

“Sorun”un varlığını kabul etmek...

Şu “sorun” kelimesini (Meselenin yerine sorunu koymaya çalışanlar kelime anlamını karşılamak üzere sözcük diyorlar...) oldum olası sevemedim! Sen misin sevmeyen; sanki bana inat, “sorun”a bir de kuyruk takıp “sorunsal” yaptılar...



Şu “sorun” kelimesini (Meselenin yerine sorunu koymaya çalışanlar kelime anlamını karşılamak üzere sözcük diyorlar...) oldum olası sevemedim! Sen misin sevmeyen; sanki bana inat, “sorun”a bir de kuyruk takıp “sorunsal” yaptılar... Mevsim gereği iklim hararetinin yükseldiği günlerdeyiz. Ama bundan daha da hararetli olan bir siyasi tartışma yaşanıyor. Öyle görünüyor ki, siyasi atmosfer daha da ısınacak. Hatta siyasi atmosferi ısıtmak için bazı kesimler bu tartışmaları fırsat gibi kullanıp işi tırmandırmak da isteyebilir! Zira muhalefet kanadındaki bazı siyasilerin beyanları bu yönde işaret veriyor ki, bu endişe verici bir durumdur. Çünkü çeyrek asırdan beri ülkemizin başını ağrıtan çok hassas bir meseleyi, siyasi sebeplerle normal mecrasının dışına çıkarmak çok tehlikelidir. Bu açıdan Erkan Mumcu’nun beyanları düşündürücüdür. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Başbakanı ayrılıkçıların tezini güçlendirmek gibi bir niyet ve davranış içinde olamaz. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Kürt Sorunu” tabirini kullanması ifade biçimi olarak yeni bir açılım olmakla birlikte, aslında aynı manayı ihtiva eden benzer bir beyanı da daha önce Süleyman Demirel seslendirmişti. Demirel (Kürt sorunu) yerine, (Kürt realitesini kabul ediyoruz...) demişti. “Realite”, yani Türkçe karşılığı manasıyla “gerçek...” Eğer bir gerçek orta yerde duruyorsa, onun görmezlikten gelinmesi, kamufle edilmesi, başka isimlerle tanınması sonucu ne kadar değiştirir acaba? Daha doğrusu değiştirebilir mi? Ancak şu gün kullanılan tabirle “sorun” olarak karşımızda duran ve hakikaten Türkiye’yi çok rahatsız eden meseleye doğru teşhis koymak gerekiyor. İşte bu noktada öyle görülüyor ki, önemli kafa karışıklıkları yaşanıyor. Oysa böyle önemli bir meseleye hükümet seviyesinde tanımlama getirilirken, ne siyasi arenada ve ne de halk arasında tereddütlere, yanlış anlaşılmalara ve istismarlara meydan verilmemelidir. “Kürt Sorunu”nun nasıl ve hangi mihraklar tarafından ateşlendiği, bu meseleyi kılıf olarak kullanan bölücü terör örgütünün nasıl palazlandığı, bugüne kadar hangi safhaların geride bırakıldığı, özellikle dışarıdan hangi devletlerin destek ve himayesini gördüğü ne yazık ki, bunca sene geçmesine rağmen tam, doğru ve etkili şekilde anlatılamadı. Bu anlatılamadığı için de, terör örgütü bir taraftan şiddet kullanarak, bir taraftan da propaganda silahına başvurarak, zihinleri bulandırmaya devam edebildi! Başbakan geçmişte hatalar yapıldığını söylüyor. Doğrudur, eğer hatalar olmasaydı, herhalde işler bu raddeye gelmezdi! Ancak, bu meseleyi bölgeler arası kalkınmışlık farkıyla açıklamak mümkün değildir. Bölgeler arasında ayrımcılık sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri aleyhine de yapılmamıştır. Orta Anadolu’da veya Karadeniz’de öyle şehirler vardır ki, ekonomik geri kalmışlık açısından, Diyarbakır, Şırnak veya Mardin’den farksızdır. Alın Kastamonu’yu, Çankırı’yı, Yozgat’ı mesela; buralardaki fakirlik ve perişanlık yukarıda sayılan şehirlerden farklı mı? Peki buralarda niye terör baş göstermiyor? Niye insanlar silaha sarılıp dağa çıkmıyor? Demek ki, işin içinde başka iş var! Acaba Başbakanla görüşen bazı arkadaşlar bu noktada yeterince dikkatli ve etraflı düşünüyor mu? Bu soruyu sormamızın sebebi, bazı isimlerin Erdoğan’ın Diyarbakır’daki konuşmasında birlik-bütünlük, tek bayrak ve üniter devletten bahsetmesinden rahatsız olmuş görünmeleridir! Bu arkadaşlar niçin rahatsızlık duyuyor acaba? Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü Kürt kardeşlerimizin aleyhine bir durum mudur? Aydın veya başka bir sıfat taşıyan kişiler, eğer bu mesele hakkında samimiyetle kafa yoruyorlarsa, yukarıda da belirttiğimiz gibi, özellikle dış güçlerin Kürtler üzerinden neleri kotarmaya çalıştığını tam olarak tesbit etmelidir. Mesela batıdaki Kürdoloji enstitülerinde, şimdiye kadar Kürt meselesi üzerine yazılmış olan 386 adet doktora tezinin 200’den fazlasının Ermeniler tarafından hazırlandığını hiç dikkate almışlar mıdır? Bir de şu soruyu soralım; Kendilerine yönelik olunca teröre karşı en acımasız ve hatta hukukla hiç bağdaşmayan vahşi tedbirleri almakta tereddüt göstermeyen batılı ülkeler, neden Türkiye’nin bu alandaki meşru mücadelesine karşı çıkıyorlar?!. Görülüyor ki bu “Kürt Sorunu” çok ama çok karmaşık bir mesele. Elbette insan haklarına saygı, elbette hukukun üstünlüğü ve demokrasinin yerleşmesi... Bundan geriye dönüş olamaz. Ama terör, fitne-fesat ve emperyalist güçlerin emellerine alet olmak da kabul edilemez! Aydınlarımız bunu da akıllarından çıkarmamalıdır.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT