BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Gençosmanoğlu...

Gençosmanoğlu...

Onu, Türk Edebiyatı Vakfı’nda, merhum Ahmet Kabaklı’yı ziyaret ettiğim bir günde tanımıştım. Şimdilerde, vakıf müdürünün odası olarak kullanılan mekanda, bir koltuğa oturmuş, hocayı ziyarete gelen gençleri dinliyordu. Yılını tam olarak hatırlayamıyorum ama sanıyorum 80’li yılların ortaları...



Onu, Türk Edebiyatı Vakfı’nda, merhum Ahmet Kabaklı’yı ziyaret ettiğim bir günde tanımıştım. Şimdilerde, vakıf müdürünün odası olarak kullanılan mekanda, bir koltuğa oturmuş, hocayı ziyarete gelen gençleri dinliyordu. Yılını tam olarak hatırlayamıyorum ama sanıyorum 80’li yılların ortaları... Kabaklı Hoca, şiirlerimizi değerlendiriyor, Türkçe üzerine nasihatlar veriyor, milletin bekâsı için gençlere düşen görevleri sıralıyordu. Söz bir ara, askerliğe geldi. Hoca, askerliğin mübarek olduğundan bahsediyordu ki, ben, “Anadolu gençleri gelsin, askerlik yapsın. Beyoğlu’nda, Nişantaşı’nda, Bebek’teki gençleri korusun. Onlar da askere gitmemek için bastırsın parayı kaçabildiği kadar kaçsın” diyerek hadsiz bir çıkış yaptım. Merhum Kabaklı, şaşırmış, susmuştu. Köşede, koltuğunda oturan adam ayağa kalktı. Yanıma geldi. Yakamdan tutup silkeleyip bağırmaya başladı: “Bu memleket kimin! Sen kimsin! Sen hangi millettensin! Hepimiz kaçarsak kim koruyacak bu memleketi!..” Gençliğin -çocukluk demeliyim belki de- verdiği cahil cesareti ile yaptığım bu çıkış bana pahalıya patlayacaktı ki, Kabaklı Hoca, bu uzun boylu, sinirli ve Türkçe’yi çok iyi kullanan adamın elinden kurtardı. Ortalık bir süre sonra sakinleşti. Adam, kim olduğumu sordu. İsmimi söyledim. Ben, onun kim olduğunu sorar gözlerle Kabaklı Hoca’nın gözüne baktım. Tebessüm etti ve fısıltıyla: “Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu” dedi. “Aylardan ağustos, günlerden cuma” diye başlayan Malazgirt Destanı şairini bu talihsiz günden sonra daha çok sevmeye ve takip etmeye başladım. Türk Edebiyatı Vakfı’nda, Türkiye Gazetesi’nde, Töre dergisinde ve daha birçok yerdeki sohbetlerine katıldım. Şiiri, benim tarzıma uygun değildi, hatta aynı şiiri yazmıyorduk ama milletini bu kadar yoğun bir sadakatle seven Gençosmanoğlu’na sahiciliği ve samimiyeti için saygı duyuyordum; hâlâ da duyuyorum. Şiiri olan milletlerin, büyük millet olduğunu ilk defa ondan dinlemiştim. “Şiir, milletinden aldığı ve kendine mahsus gelenekler ve kurallar içinde gelişir, güzelleşir, büyür. Şiirde dil, ana unsurdur. Kelimeler seçilir; ölçülür, biçilir... Şiir dili, mensup olduğu dilin kaymak tabakasıdır.” Winston Churchill’e soruyorlar: “Sheakespeare mi önemlidir yoksa İngiltere mi?” Ünlü devlet adamı cevaplandırıyor: “Elbette Shekespeare! Çünkü, İngiltere yeni bir Shakespeare çıkaramaz ama Shakespeare yeni bir İngiltere kurabilir...” İşte Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu da, Türk kültür ve edebiyatının yüksek idealli yazarlar ve şairler çıkarması için yeni bir medeniyet ihyasının peşinde idi. Vefatının 13. yılında, balık hafızalı toplumumuzun unutulanlar listesine dahil ettiği -en azından onun ideal dünyası içinde olanlarca unutulmamalı idi- ‘Destan Şairi’mizin, yeniden okunması ve anlaşılması gerekiyor. Çünkü, üzerine ölü toprağı serpilmiş ve giderek daha ‘eylemsiz’ bir düşünce vadisine doğru giden toplumumuzun -en azından edebiyatçılarımızın- onun heyecanından öğreneceği çok şey var. Yazımın sonunda, ‘büyük’ şairimizi vefatının (doğumu, 1929 Elazığ, Ağın) 13. yılında rahmetle yâd ederken onun her biri çivi gibi zihnimde asılı duran birkaç cümlesini sizlerle paylaşmak istiyorum: > Tarih, milletlerin hafızası olduğuna göre, aklın ve mantığın işlemesinde de büyük rolü vardır. Dünü hatırlayamayan bir insan, bugünün manâsını anlayamaz. Yeni doğmuş bir çocuk nasılsa, öyledir. Hâfızasızlık devam ettikçe, çocukluk da devam eder. Milletler de insanlar gibidir. > İnsanların, geçmişlerini hatırlamaları, hatta bu hatıralarını daima canlı tutmaları gereklidir. Geçmişteki acı olayların tekrar olmamasını sağlamak; tatlı olaylar meydana getirmek, tarih ve tarihteki yerimizi, tarihi yapan atalarımızı hatırlamakla mümkün olabilir. > Millet, sanatkârlarının verdikleri eserler ölçüsünde vardır. Sanat eserlerinin aksettirebildiği manâ ile şahsiyet kazanabilir. Öyleyse, geçmişle günümüz, hatta geleceğimiz arasında denge kurmak ve “dün”, “bugün”, “yarın” diyebileceğimiz dayanaklar üzerine kurulan bir köprüden asıl hedefe yürümek mümkün olabilecektir. Bu hedef, Türk düşüncesinin, Türk sanatının dünya ölçüsünde insanlığı kucaklamasıdır. > Büyük şiir, daha doğrusu büyük sanat, durup dururken, doğmaz. Büyük heyecan ister. Büyük heyecanlar oluşturulunca büyük sanatkâr da kendiliğinden gelir. Geçmişte sanatın her dalında verdiğimiz büyük eserlerin, son bin yıllık tarihimizdeki oluşlarını hatırlarsak, bu iddiamızın doğruluğu meydana çıkmış olur. Şunu da belirteyim ki, geçmişimiz bize en büyük heyecan kaynağı olarak şimdilik yeter. Onu, günümüze aktarıp dünü bugünle yoğurabilecek sanatkâr ister. Genç şairlerimizin bu nokta üzerinden hareket etmelerini tavsiye ederim. ... Not: Merhum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun bütün eserleri Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları arasında çıkmıştır.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT