BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > “Fesleğen ektim gül bitti”

“Fesleğen ektim gül bitti”

Tanburî Mustafa Çavuş’un şarkısı böyle der. Tarladan dönen yorgun delikanlı “Biberler fesleğen oldu” diye dertlenince bu şarkıyı hatırladım. Bayılıyorum bu halk ifadelerine. Meğerse kırmızı biber kökenlerinin kimi hastalık kapmış.



Tanburî Mustafa Çavuş’un şarkısı böyle der. Tarladan dönen yorgun delikanlı “Biberler fesleğen oldu” diye dertlenince bu şarkıyı hatırladım. Bayılıyorum bu halk ifadelerine. Meğerse kırmızı biber kökenlerinin kimi hastalık kapmış. Biber yaprağı şekil itibariyle fesleğen yaprağına benzer. Ancak fesleğen yaprağı ufaktır. Hastalık bulan biber yaprakları da öylece ufalıp gidiyormuş. Ne hoş benzetme?! Ancak çiftçinin hali hiç de hoş değil. Memleketimiz için “kendi kendini doyuran ülke” derdik. Doğru... Ülkemiz topraklarının büyük bir kısmı ne ekersen bitecek derecede bereketli. Fakat ziraatçının yüzünün gülmesi için ne ekersen bitecek verimli topraklara sahip olması yetmiyor. Ektiği bitiyor bitmesine de satamıyor, elinde kalıyor. Şu anda Batı Anadolu’nun çiftçilerinin derdi mahsul fazlalığı. Yetiştirdikleri ürünler ya hiç satılmayıp tarlada çürümekte ya da masrafını ancak çıkaracak fiyattan satılmakta. Fabrikalar -ve komisyoncular- fiyat kırıyor, nazlanıyor. Dönüm dönüm domatesler görüyorum, toplama masrafını karşılamayacağı için tarlada çürümeye terk edilmiş. Hadise şu: Mahsul fazla geldi. Milyonların açlık çektiği bir dünyada garip bir lâf. Çare nedir? İki çare var: Biri üretimi azaltmak. Bir tarladan bir mevsimde kaç türlü ürün alınır oldu. Arz çok olunca talep sahipleri kendilerini naza çekmekte. Dengenin tersine döndüğünü düşünün. Düşünün, fabrikalar “Aman domates getirin!” diye haber salıyor! Ancak üretimi düşürmek ileri bir adım değil, geriye doğru gidiştir. (Tarımdan geçinen nüfusun bir kısmı sanayide istihdam edilirse, o başka). İkinci çare mahsullerimizin dış piyasada alıcı bulması. Bu kadar domates, biber, karpuz, bu kadar üzüm belli ki iç piyasada tükenmeyecek. Ziraatçının yüzünü güldürmek için mahsulün mutlak surette ihraç edilmesi gerek. “Geçen sene” diyorlar, “karpuzlarımızı güzel sattık. Yunanistan’da olimpiyatlar vardı ya, oraya gönderildi.” Avrupa ülkelerinde bir parça market dolaşmış olanlarınız bilir, bir dilim karpuz, bir salkım üzüm kaçadır? “Sorunlara” çare bulmaya çalışan hükûmetin yapacağı, çiftçinin mahsulünün para etmesi için dış piyasada alıcılar temin etmesi, bağlantılar kurması. Domates domates olarak gitmiyorsa salçası, suyu, kurusu, konservesi gitmeli. “Dışarıya satılan mallar problemli olduğu için geri gönderiliyor. Onu ne yapacağız?” diye sorarsanız, ben de “Ziraat mühendislerimiz uyuyor mu?” diye sorarım. Üreticiyi hastalıklar, ilâçlar, daha kaliteli mahsul, ürünlerin ıslahı konularında bilgilendirmek, yönlendirmek onların işi. Oniki ayın onunda terini toprağa akıtan vatandaş emeğinin karşılığını almaktan başka şey istemiyor. Mahsulün ekiminde, dikiminde, ilâçlanmasında, sulanmasında devletten beklentisi olmayan, hepsini kendi yağıyla kavrularak halleden üretici mahsulün satışına sıra gelince çaresiz kalıyor, kendi gücü bu engeli aşmaya yetmiyor. Bu aşamada bütün beklentisi ürettiklerinin para etmesi yolunun açılması. Bu yol tarım ürünlerinin çok daha fazla miktarlarda ihraç edilmesiyle açılır. Ancak o zaman vatandaş tarlasında güneşin altında yanarken “Fesleğen ektim gül bitti, dalında bülbül öttü” diye bir şarkı tutturup keyiflenebilir.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT