BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Formula 1’in dayanılmaz cazibesi

Formula 1’in dayanılmaz cazibesi

Geliyor, vız... Geliyor, vız... Vız. Vız. Vız! Saatte 330 kilometre hızla giden jet motorlu bir aracın önünüzdeki pistten geçmesi işte böyle bir şey ama uyandırdığı duygu çok yoğun. Her bir vızıltı, insanın içindeki heyecan canavarını besliyor. Her turda biraz daha büyüyor ve turlar arttıkça hipnotize olmuş gibi pistin üzerinde peş peşe akıp giden otomobillere odaklanan insanın vücudundaki adrenalin seviyesi yükseliyor.



Geliyor, vız... Geliyor, vız... Vız. Vız. Vız! Saatte 330 kilometre hızla giden jet motorlu bir aracın önünüzdeki pistten geçmesi işte böyle bir şey ama uyandırdığı duygu çok yoğun. Her bir vızıltı, insanın içindeki heyecan canavarını besliyor. Her turda biraz daha büyüyor ve turlar arttıkça hipnotize olmuş gibi pistin üzerinde peş peşe akıp giden otomobillere odaklanan insanın vücudundaki adrenalin seviyesi yükseliyor. Kurtköy’deki İstanbul Park’tan söz ediyorum. Daha doğrusu Formula1 Dünya Şampiyonası’nda sezonun 14. yarışı olan Türkiye Grand Prix’inden... Formula1 yarışlarının bu kadar ilgi görmesinin nedeni, bu sporun güç, heyecan, kazanma hırsı gibi duyguları zeka ve iradeyle birleştirip insanı özgürlüğe doğru taşımasından kaynaklanıyor... Pilotların heyecanı seyirciye de bulaşıyor ve müthiş bir sinerji çıkıyor ortaya. Dünyada artık hangi spor olursa olsun toplumla bütünleşmek zorunda. Daha doğrusu toplumla bütünleşen sporlar yaşıyor, diğerleri silinip gidiyor. Toplumla bütünleşme beraberinde o sporun ekonomik, sosyal ve global ayaklarını da oturtuyor yerli yerine. İstanbul Park, 160 milyon dolara mal oldu. Fakat, aynı anda 203 ülkenin televizyonunda canlı olarak yayınlandı bu yarış. Neredeyse 2.5 milyar insan tam bir saat boyunca Türkiye’yi seyretti ve “Türkiye” ismi kazındı onların beyinlerine. Bundan sonra birçok yarışa ve otomobil sporuna ev sahipliği yapacak olan tesis, daha ilk gününde misyonunu tamamladı önemli ölçüde. Türkiye imajı. Türkiye dünya âleme kendini gösterdi İstanbul Park’tan. Gelelim madalyonun öbür yüzüne: Çağrıldılar da mı geldiler, yoksa çağrılmadılar mı bilmiyorum ama muhalefetten kimse yoktu! Mutlaka gelmeleri lazımdı halbuki. Bu mesele bir kurumun veya siyasi partinin başarısı olarak nitelendirilecek bir mesele değil. Millî başarı. Türkiye’nin tanıtıldığı, Türkiye’yi marka olma yolunda adım attığı bir günde muhalefetin olmamasından daha ayıp ne olabilir ki? Birilerinin bu vurdumduymazlığın hesabını vermesi lazım. Türkiye, büyük projelere imza atmaya başladı. Bu kesin doğru. Fakat, bu ülke aynı zamanda kangren halini almış bir illete müptela ki, bir an önce bu hastalıktan kurtulması gerekiyor. Yoksa, bütün iyi niyetli davranışlar gölgede kalır. Türkiye toplu kutlama yapamıyorsa nasıl proje geliştirsin? Mehmet Yıldırım mesela. Bu projenin başlamasında ilk imzayı atan o! Sonuca götüren o! Ama o muhteşem 21 Ağustos 2005 Pazar günü yoktu! Neden? Mehmet Yıldırım birçok şaibeyle suçlu ilan edilip birdenbire infaz edildi de ondan!. Sonra da tu kaka. Bir insan, suçluluğu yargı hükmüne bağlanana kadar masum değil mi? İTO eski Başkanı Mehmet Yıldırım, suçluysa neden cezası verilmiyor. Yok suçlu değilse neden İstanbul Park’ta yoktu? Bu mesele sadece Mehmet Yıldırım meselesi olsa, “Hadi” der geçer insan. Öyle değil ki. Binlerce Mehmet Yıldırım vakası var bu ülkede. Kim doğru dürüst bir projeye imza atmışsa, al aşağı edilmiş. Menderes’ten tut da Özal’a kadar; hatta daha sonrasında da yaşanan bir uygulama bu. Yazık!
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT