BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kurtuluş Savaşımız Batının vahşeti ile mücadeledir

Kurtuluş Savaşımız Batının vahşeti ile mücadeledir

Tarihin tesbit edebildiği beş bin yıllık Türk varlığını, bir hamlede dünyadan silmeye heveslenen Batının müstevlileri, Büyük Taarruz’da başlarını taşlara çarptılar.



Tarihin tesbit edebildiği beş bin yıllık Türk varlığını, bir hamlede dünyadan silmeye heveslenen Batının müstevlileri, Büyük Taarruz’da başlarını taşlara çarptılar. 26 Ağustos l922’de başlayan Türk ileri hamlesi, 30 Ağustos’a gelindiğinde, Yunan’ı hezimete götürdü. Çapulcular da darmadağın kaçmaya başladılar. Bu bozgunla birlikte, vahşi niyetleri ve yüzleri de tam olarak ortaya çıktı. Terk ettikleri her şehri, köyü ve mezrayı yakıp yıktılar. İzmir’e çıktıklarında yaptıkları vahşet on misline katlanmıştı. Batı Anadolu’yu Yunanlıların istilasından 15 Mayıs 1919’dan, 9 Eylül 1922’de İzmir’den denize dökülmelerine, 17 Eylül 1922’de Mudanya’dan kovulmalarına kadar yaktıkları mesken sayısı 55.800’dür Dörtyüz elli sene Türklerin adil idaresinde, din, dil ve ticaretlerinde hürriyetin en genişini yaşattığımız toplulukların; Türke layık gördükleri vahşet. Bugün Türkiye’yi işkencecilikle suçlayan gafillere ilanen duyurulur... İşte bununla ilgili bir hatıra... E. General Nuri Berköz diyor ki: “Düşmanı kovalayan Türk kuvvetleri İzmir’e doğru akarken, beni Uşak mevki komutanı olarak görevlendirdiler. Orada binlerce Yunan esirinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordum. Yunan başkumandan vekili Trikopis de Uşak’ta idi. Bir gün emir erim, Trikopis’ten Fransızca bir mektup getirdi. Mektupda esir general, “Dün yetkili bir subaydan, esir Yunan subaylarının Ankara’ya gönderileceklerini ve Uşak’tan Polatlı’ya kadar yaya götürüleceklerini öğrendim. Bu subaylarımız savaş sebebiyle yorgundurlar. Gıdasızlıktan düşkün ve halsizdirler. Ne kaput, ne battaniyeleri vardır. Birkaç kilometre yürüdükten sonra yıkılıp kalırlar. Bence ihtiyacı olanlara elbise ve ayakkabı verilmesi ve arabalar tahsis edilmesi iyi olur. Bu hususa nazarı dikkatinizi çekerim” diyordu. Trikopis’i çağırttım. Ve “Ben sizleri sizin yakamadığınız, ayakta kalan binalarda barındırıyorum. Altlarınızdaki yataklar, insanlarını diri diri öldürdüğünüz evlerden alındı. Daha dün evlerinin yanışını seyrettiğiniz insanlar, size daha nasıl davransın. Ankara’ya ulaşan demir yollarını siz tahrip ettiniz. Yol yok. Sekiz yaşındaki çocuklarımız bile, kilometrelerce mesafeye sırtlarında mermi taşıyorlar. Memleketim kan ağlarken; bu gösterdiğimiz lütufkarlığı dünyada hangi millet gösterebilir. Arkanızda bıraktığınız harabelerde ne koydunuz ki ne istiyorsunuz. Bir yıl önce subaylarınız, Uşak’tan Sakarya’ya koşarak gelmişti. O zaman nasıl yürüdülerse şimdi de öyle gidecekler. Buralara sizi biz mi çağırdık. Hangi yüzle bizlerden merhamet istiyorsunuz!” Bu sözlerimi gözleri yerde dinleyen Trikopis, utançtan dudaklarını ısırıyordu. Bana doğru zoraki bir bakışla, “Bazı subayların ısrarı ile o mektubu yazmıştım. Beni bağışlayın ve o mektubu yok sayın” dedi. Kurtuluş Savaşımıza katılan komutanlardan E. Orgeneral Abdurrahman Nafiz Gürman, o sıkıntılı günler için şunları anlatıyor: “Umumi taarruz başladığında 3’üncü Kolordu ile Kütahya’dan Bursa istikametinde yürüdük. İnegöl’e geldiğimizde düşmanın mevzilerini terke başladığını gördük. Ancak düşman Bursa’da direniyordu. Tam karşımızda Yıldırım Camii vardı. Yunan kuvvetleri makineli tüfeklerini bu camiye mevzilendirmişti. Topları da askeri lisenin bulunduğu tepeye yerleştirmişti. Bizi durmadan oyalama ateşine tabi tutuyorlardı. Biz ise cami ve liseye zarar vermeyelim diye ateşlerine karşılık veremiyorduk. Biraz sonra İtfaiye meydanından duman çıkmaya başladı. Maalesef kalleşler Bursa’yı yakmaya başlamıştı. Bir alayımı, Merinos istikametinden şehre sevk ettim. Bunu gören düşman selameti kaçmakta buldu. Halk korku içinde ışıklarını söndürmüş, evlerine saklanmıştı. Bizim dost mu düşman mı olduğumuzu seçemiyorlardı. Ancak bazı afacan çocuklar yanımıza gelince iş değişti. Çocuklar Türk olduğumuzu evlerine bağırmaya başlayınca; evlerden fırlayanlar sevinçle boynumuza sarıldılar. Bandırma ve Mudanya’ya birlikler sevk ettim.Yunan çok dağınık kaçıyordu.17 Eylül’de son Yunan askeri de Bandırma’yı terk etti.” Necip milletimize bu zulmü reva görenlere, esir aldığımızda elimizdeki imkanlara göre çok iyilikte bulunduk. Doğru söze ne demeli?
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT