BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Önce sev, sonra öğren, öyle söyle...

Önce sev, sonra öğren, öyle söyle...

(Dün sabah; gazeteci, tarihçi, emekli albay İsmail Yağcı beyin hiç kaçırmamaya çalıştığım sabah programını zevkle, öğrenmeye çalışarak seyrederken eskilere gittim...) ..... Büyük Okyanus sahilinden gelme bir Amerikalı, Bavyera bölgesinden bir Alman, biri İngiltere’de yaşayan iki Hindistanlı, lokantalar zincirine sahip bir Japon çift, karısı Hristiyan bir Müslüman Malezyalı, ve bizler...



(Dün sabah; gazeteci, tarihçi, emekli albay İsmail Yağcı beyin hiç kaçırmamaya çalıştığım sabah programını zevkle, öğrenmeye çalışarak seyrederken eskilere gittim...) ..... Büyük Okyanus sahilinden gelme bir Amerikalı, Bavyera bölgesinden bir Alman, biri İngiltere’de yaşayan iki Hindistanlı, lokantalar zincirine sahip bir Japon çift, karısı Hristiyan bir Müslüman Malezyalı, ve bizler... Uzun bir masanın etrafında yemek yerken konu konuyu açarak önce uçurtmaya, sonra da Hezarfen (yani bin fen sahibi) Ahmet Çelebi’mize geldi... Dünyanın en ilginç uçurtması; ipsizdi, canlıydı ve bir insandı... Belki bir gönül ipiyle bağlı olarak, bir daha başarılamayanı başarmış; Boğaz’ı karşıdan karşıya uçarak geçmişti. Hem de kendine monte ettiği kartal kanatlarıyla... Bence çok cazip bir bilgiydi bu, her turist için. İşte biz de bunu anlatmaya çalışıyorduk... Karşımızda, organizasyonda görevli bir beyefendi vardı. Seri konuştuğu için bizim başladığımız konuyu o bitirmişti. Fakat... noktayı koymadan evvel... kaşla göz arasında; “sürgün edildiğini” söyledi, değişik bir mimik takviyesiyle! Yani ifade şu: “Osmanlı o kadar geri kafalı ki; böyle deha sahibi insanların bile kıymetini bilmiyorlardı” ve sanki; “Osmanlı yüzünden çağın gerisinde kaldık” anlamında! * Böyle zamanlarda kan beynime sıçrıyor, (yabancılara çaktırmamaya çalışarak) tartıştık... Durumu hisseden Amerikalı en kestirme soruyu sordu: -İyi adam mıydı, kötü adam mıydı?.. -Ebette iyi adamdı, dedik... O zaman da karşımızdaki arkadaşa baktı, konuşmadan... Ve sanki; “peki sen niye böyle, hem de bizim incelemek için can attığımız on yedinci yüzyılda yaşamış atalarını küçümser gibi konuşuyorsun” der gibi... * Futboldan hoşlanır mısınız? Bir milli maç düşünün... Önüne mikrofon konan spiker; topun yuvarlak olduğundan başka şey bilmiyor... Frikik, ofsayt nedir haberi yok... Çim üzerindeki çizgiler ne anlatıyor bîhaber... Hakemin her düdüğüne karşı çıkıyor... Ve üstelik, bir de bu adam kendi ülkesinin milli takımına düşman!.. Ne yapardınız? Demez miydiniz; “kim sokmuş bu spikerlerin damarlarına kendi genlerinden utanma” fikrini?.. * Futbolu bilmeyen ve sevmeyen maç anlatmasın kardeşim; yok mu bunun sınavı mınavı?.. Peki, iyi de... Futbolu bilmeyen ve sevmeyen maç anlatmasın da... Bu ülkenin tarihini doğru bilmeyen, ve üstelik bu tarihi yaşamış-yazmış olanları sevmeyenler neden bu ülkeyi ve tarihini anlatsın?.. Böyle bir şart mı var?.. Bu ülkeyi anlatacak olanların; bu ülkeyi sevmemesi mi gerekiyor?.. Tarihimizi anlatacak olanların; tarihimizden nefret mi etmesi gerekiyor?.. * Gittiğiniz bir ülkede, sizi gezdiren turist rehberinin; ülkesinin tarihini ve atalarını kötülediğini varsayın. Ve bu durumda, kendi gözünüzde, o zavallının itibar seviyesini hayal edin şimdi!.. (Bu araya, rahatlamak için birçok satırlar yazıp, sonra sileceğim. Yani sizler onları okuyamayacaksınız, ama ben yazmış olacağım...) ..... Tarihini maalesef yanlış bilen, bildiği bu bilgi kırıntıcığından da utanan, bu utanç yüzünden de bildiklerini anlatırken çarpıtan, değiştiren, kendine göre yorumlar katan tercümanlar, rehberler, çevirmenler dünyanın başka neresinde vardır, bilmiyorum zaten... İnanın, bilmek de istemiyorum!..
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT