BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Gül kokulu peygamber aşkına

Gül kokulu peygamber aşkına

Müslümanlar güzel kokuyu rahmanî bir lütuf olarak değerlendirip, koku sürünmeyi Resûlullah Efendimizin bir sünneti olarak bilir. Ramazan ayında ise ezana bir çeyrek kala iftar edilecek odalarda buhur yakılması hoş bir âdettir...



Resûlullah Efendimiz Medine sokaklarının birinden geçtiğinde O’nun misk gibi kokusu hemen sezilir, sahabe-i kirâm o yoldan Hazreti Peygamber’in geçtiğini hemen anlar. Cismi nazif, kokusu lâtif olan Resûlullah, koku sürünsün sürünmesin, teni en güzel kokulardan âlâ kokar. Bir kimse onunla müsâfeha etse, bütün gün onun rayiha-i tayyibesini (temiz kokusunu) duyar, mübarek eliyle bir çocuğun başını mesh etse, rayiha-i tayyibesiyle o çocuk, diğer çocuklardan hemen ayrılır. Resûlullah Efendimiz, kendine has kokusunun yanında ellerine, başına, yüzüne misk veya başka kokular sürer, ud ağacı, kâfûrî ile buhurlanır. Kokuyu rahmani bir lütuf olarak değerlendiren İslam dini, güzel koku sürünmeyi sünnet olarak tanımlar, peygamberini de “gül kokulu peygamber” olarak niteler. Kokuyu medeniyet haline getirmiş Osmanlı döneminde ister yabancı devlet elçisi olsun, ister ziyarete gelen bir komşu, gülsuyu ile birlikte buhur ikram etmek, konuk ağırlama konusuna en temel Osmanlı göreneklerinden biridir. Ayrıca mevlid gibi dini toplantılarda, hac karşılamalarında konukların ellerine gül suyu dökme âdeti vardır. Gül kokusunun İslam dinindeki ayrıcalığı, yeni yapılan ya da onarılan camilerin ibadete açılmadan önce gül suyu ile yıkanmasına kadar varır. Gül suyu, Osmanlı mutfağına güllaç, su muhallebisi, güllabiye ve şerbetler ile girerken, cilt ve göz hastalıklarına karşı ilaç olarak da kullanılır. Mis kokulu mushaflar Güzel kokulara verilen önem, Kur’an-ı Kerim’i yazarken dahi kendini gösterir. Misk ve amber ile hazırlanmış mürekkeplerle yazılan Kur’an-ı Kerim’lerin kokusu bugün dahi hissedilir. Osmanlı’da buhur suyu ve gül suyu dışında, Ma-i kadı, Ma-i amber, Ma-i aselbent, Ma-i maverd, Ma-i yasemen sevilir. Bunların dışında yasemen yağı, sümbül yağı, gül yağı, reyhan, ıtır, tefarik, sandal, öd ağacı, ful, kakule, tarçın, karanfil, sandal yağları da hayli rağbet görür. Güzel kokunun kişiyi ehlileştireceği, ortamı daha da güzelleştireceği gerçeğiyle hareket eden Osmanlı Devleti’nde koku, bir devlet politikasıdır. Sarayda koku arşivleri oluşturulurken, her dönemin bir kokusu vardır; 2. Selim kokusu, Abdülhamid kokusu gibi... Ramazan ayında ezana bir çeyrek kala iftar edilecek odalarda buhur yakılması âdettir. Tanzimat’tan evvel İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda, fetihten beri devam ede gelen bir an’ane ise her yıl ramazan ayının on beşinden sonra padişaha buhur suyu takdim olunmasıdır. Enderun’da Seferli Odası’nda imal edilen buhur suyu, padişahtan başka saray mensuplarına, vükelâya, hareme, ulemaya vesair bendegâna zarif billur şişeler içinde dağıtılır. Osmanlı’dan taklit Osmanlı’da kullanılan bu buhurların benzerleri o dönemde Avrupa’da da çok yaygın olarak kullanılır. Birçok yabancı kaynakta “Pastilles du Serail” adıyla rastlanan ‘Saray Pastilleri’ aslında Osmanlı buhur kurslarının taklitleridir. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında Fransa’da sayısız buhur pastili reçetesi yayımlanır. Osmanlı topraklarını ziyaret eden Pretextat Lecomte 1902 tarihinde kaleme aldığı anılarında, Avrupa’da Osmanlı buhur pastillerinin taklitlerinin ticaretinin nasıl önemli boyutlarda olduğundan bahseder. Sultan Abdülaziz devrinde henüz alkollü ıtriyat yoktur. Fakat devrin sonlarına doğru Avrupa’dan gelen birkaç parfüm kibar ailelerce kullanılmaya başlanır. Lübin suyu bunlardan biridir. Eau de Lubin, kırmızı renkte, lavanta çiçeği ve karanfil kokan, temizlik hissi veren ve iç açıcı bir losyondur ama bir kusuru vardır. Damladığı kumaşta, çamaşırda leke bırakır. Çok sonradan bu kusur düzeltilmeye çalışılmışsa da kokunun modası geçer. Kolonya sonraları ucuzluğu, ferahlatıcılığı ile gül suyunun yerini almayı kolayca başarır. Abdülhamid Han devrinde Beyoğlu’ndaki mağazaların kuyumcu camekanı gibi ışıltılı vitrinlerinde boy gösteren ıtriyat malzemeleri, her sınıftan insanın gündelik hayatındaki yerini almaya başlar. Nişan sepetlerine, çeyizlere konan gül, ıtır, tefarik yağlarının yerini yavaş yavaş losyon, kolonya, lavanta, pudradan oluşan modern parfümeri ürünleri alacaktır... Koku arşivi tutan, kokuyu günlük hayata sokan ve tarihi dönemlerini bile güzel koku isimleriyle anan Osmanlı’dan günümüze pek de bir şey kalmaz. Bugün Lauvre Müzesi’nde Osmanlı koku arşivleri bulunduran Fransa, Osmanlı’dan devraldığı koku kültürünü markalaştırır ve esans yelpazesini fakir ülkelerden aldığı otlarla birleştirerek parfüm yapımının babası olur. > Ödüllü parfümlerimiz Eskilerin o eşsiz kokuları yurt dışında da ün yapar. 1851 Londra 1. Uluslararası Sergisi’ne gönderilen ürünler arasında gülyağı, ıtıryağı, çiçekyağı grubunun varlığı dikkati çeker. Sergide, Edirne sabunu için Osmanlı’ya ödüller verilir. 1855 yılında Paris’te açılan sergide Osmanlı İmparatorluğu, ıtriyat alanında krem, güzel kokular, kokulu sabun, Kızanlık ve Kandiye gül suları ile Konya nane suyundan oluşan 20 adet parfüm numunesi ile temsil edilir. 1862 Londra 2. Uluslararası Sergisi’nde Osmanlı ürünleri 83 madalya ve 44 mansiyon kazandılar; parfüm çeşitlerinde mansiyon alan bu kez Girit Valiliği olur. > Adım başı attar dükkanı 17. yüzyılın ortalarında Evliya Çelebi, İstanbul’da 2000 attarın dışında seyyar gül suyu satıcılarını ve dükkanlarında buhur satan esnafı sayar: Esnaf-ı gülabcıyan, yani gül suyu satan 14 dükkan, yasemen yağı, sümbül ve gül yağı, reyhan ve kullemisk yağları satan 80 adet “Esnaf-ı ehl-i hıref dehhan-ı edviye”, buhurdanlar-da yakmak üzere aselbent, günlük, sünbül hatayı ve buhur nebi satan 25 Esnaf-ı buhurcıyan, buhurdanlarda yakmak üzere ud-ı amber satan 45 Esnaf-ı ud-ı amberciyan dükkanı bulunur. Fiyatlara gelince; 1640 Es’ar Defter’indeki fiyatları ile, Kalye-i misk-i Mısır’ın miskali 90 akçaya, buhur suyunun vukiyyesi 30 akçaya, halis gül suyu vukiyyesi 24 akçaya” satılır. Buna göre macun kıvamındaki Mısır misk galiyesi, buhur suyuna göre tam 800 kat daha pahalıdır. > Her güne bir dua Hamd ve şükür duâsı Her sabah bir kere “Allahümme mâ esbaha bî min nîmetin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerîke leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükr” demeli ve her akşam (Mâ esbaha) yerine (Mâ emsâ) diyerek, hepsini aynen okumalıdır. Peygamberimiz buyurdu ki: “Bu duâyı gündüz okuyan, o günün şükrünü yapmış olur. Gece okuyunca, o gecenin şükrünü ifâ etmiş olur.” Abdestli okumak iyi olur ise de şart değildir. Her gün ve her gece okumalıdır. Hamd ve şükür için de şu duâ okunmalıdır: “El-hamdü-lillâhi dâimen ve alâ külli hâl ve E’ûzü billâhi min hâl-i ehlinnâr.” Okunacak duâlardan biri de şudur: “Elhamdülillahi alâ ni’metil İslâm. Ve alâ tevfîkil îmân. Ve alâ hidâyetil rahmân.” > Oruç ve sağlık Oruç tutmak aç kalmak değildir Dr. Dewey, Dr. Guelpa, Dr. Frumusan, Dr. Pauchet gibi oruçla ilgili araştırmalarda uzmanlaşmış tabipler de, hastalarını tedavi etmek için kısa ve uzun süreli oruç kürleri uygulamışlardır. Bunlardan Dr. Dewey hastalarına ve sağlıklı kişilere günde iki öğün yemek yemelerini; cerrahi Profesörü Dr. Pauchet, ameliyatı daha tehlikesiz kılmak ve yaraların çabuk kapanmasını kolaylaştırmak için hastalarına ameliyat öncesi ve sonrasında oruç tavsiye ediyordu. Geffroy orucu fizikî ve ruhî bakımdan ikiye ayırarak her iki açıdan bazı tavsiyelerde bulunmaktadır. Fizikî bakımdan daha çok meyve sebze rejimi, banyo, açık hava gibi faktörlerin oruçla tedavideki önemine dikkati çekmektedir. Geffroy, “Ruhî-mânevî bakımdan nasıl oruç tutmalı?” sorusuna kısaca şöyle cevap vermektedir: “Her devirde oruç mükemmel bir ruhî/manevî eğitim ve de mâsivadan kurtulma vasıtası olarak kullanılmıştır. İnsanın, Yaradanına kavuşabilmesi O’nun emir ve yasaklarını çiğneyerek mümkün olamaz. Bazıları aç kalmanın zararlı olduğu söylüyorlar. Aç kalmakla oruç tutmayı karıştırmamalıdır. Bunlar çok farklı şeylerdir. Aç kalmak zararlı olabilir, fakat oruç tutmak faydalıdır. Çünkü, insan aç kalınca devamlı yiyecek beklentisi içinde olduğu için mideye devamlı salgı gelmektedir. Bu da zararlı olmaktadır. Fakat, oruç tutan kimsede yemek beklentisi yoktur. Beyin biliyor ki iftara kadar yemek gelmeyecek. Bunun için beyinin emriyle salgı akmamaktadır. Salgı akmayınca da mide zarar görmemektedir.” > “Nureddin! Beni kurtar!” On ikinci asırda Haçlı Seferlerinin en şiddetli yıllarında, Suriye’de bulunan Türk devletinin hükümdarı Nureddin Zengi 1162 senesinde bir rüyâ görür. Peygamber efendimiz rüyasında üç adamı sultana göstererek, “Nureddin! Bu adamlardan beni kurtar!” diye buyurur. Yatağından fırlayan Sultan, “Bu rüyâ doğru bir rüyâdır. Resûlullah tehlikede!” diye düşünerek, sabahı beklemeden, yanına sâdık adamlarından 20 kişi alarak ve çok süratle giderek 16 günde Medine-i Münevvere’ye varır. Halk, Sultan’ın bu ani ziyaretine hem sevinir, hem de şaşar. Ertesi günü, genç-ihtiyar, kadın erkek çocuk bütün şehir halkının, önünden geçmesini ve halka bizzat eli ile hediye dağıtacağını ilân eder. Herkes gelip geçerler. Sultan geçenler arasında rüyâda kendisine gösterilen adamları göremez. “Buraya gelmeyen kimse kaldı mı?” diye şehrin valisine sorar. O da Sevgili peygamberimizin kabrinin bulunduğu yere yakın bir evde oturan üç Magriblinin gelmediğini söyler. Sultan derhal o üç kişiyi zorla getirtir. Görür ki, bu adamlar rüyada kendisine gösterilen kimselerdir. Sultan maiyeti ile beraber bu eve gider ve eve girince görürler ki, evin içinde büyük bir tünel kazılmış ve tünelin ucu da Ravda-i mutahhara’ya iyice yaklaşmıştır. Mağribilerin Hristiyan oldukları ortaya çıkar. Bunlar sorguya çekilince ifadelerinde; “Bizler Hristiyanız, yer altından Peygamberin kabrine girip naaşını çalıp Avrupa’ya götürecektik” derler. Sultan Nureddin Zengi bundan sonra böyle hainler zarar vermesinler diye, Ravda-i Mutahhara’nın etrafına su gelinceye kadar hendek kazdırır. Buraya kalay eritilip dökülerek kalın bir duvar haline getirilir. Böylece Ravda-i Mutahhara emniyet altına alınmış olur. > Hadis-i Şerîf Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır. Oruç tutanın susması tesbih, uykusu ibadet, duâsı müstecap ve amelinin sevabı da çoktur. Mubâhların işlenmesinde geniş [müsâmahalı] davranmak, şüpheli işlere götürür. Şüpheli işler de harâma yakındır. 3/26. [Se’âdet-i Ebediyye: 417.] Sevgilinin elemleri, imâm-ı Rabbânî indinde, nimetlerden dahâ çok lezzet verir. Zîrâ, dert ve elemlerden lezzet, kendi nefsinin ve murâdının isteğinden uzaktır. 2/33. [Se’âdet-i Ebediyye: 702.] > Urfa mutfağından Bostana salatası Malzemeler: * 1 bağ -maydanoz kadar- semizotu * 1 bağ maydanoz * Yarım kilo olgun ve büyük domates * 1 küçük baş kuru soğan * 2 tane yeşil sivri biber Sosunun Malzemesi: * 1 çay bardağı nar ekşisi * 1 tatlı kaşığı pul biber * 1 tatlı kaşığı tuz * 1 çay kaşığı toz şeker * 1 çorba kaşığı salça * 1 adet limon Hazırlanışı: Malzemeleri küçük doğrayın ve bir iki sefer karıştırarak derin bir tabağa koyun. Üzerine nar ekşisi, pul biber, tuz, toz şeker ve salça ilave edin. Son olarak bir adet limon sıkın. Eğer arzu ederseniz bir bütün narı bıçakla kesmeden iki parçaya ayırarak suyunu sıkıp, tanelerini de içine atabilirsiniz. > Günün Mönüsü: Ezogelin Çorbası, Kadınbudu Köfte, Bostana Salatası, Keşkül
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT